Suretlerimiz Hırkalarımızdan İçeriye Yürüsün, Od’umuz Harlı Yansın.

‘’Eğer yaşarken sevgi ve bilinç ektiysek, arkamızda da sevgi ve bilinç büyüyecektir. Eğer mülkler ve kağıtlar bıraktıysak, arkamızda büyüyenler avukatların çalışması olacaktır. Ama eğer hiçbir şey ekmediysek, arkamızdan boşluk ve yıkım çok hızlı boy atacaktır.

Büyük yürüyüşçüler olmamız gerekiyor. Birbirimizin yanında, birbirimizin ayakkabılarını giyerek yürümeli, yürümeli ve yürümeliyiz. Dünyaya geldiğimiz ve gideceğimiz günü düşünerek yürümeliyiz. Kırılganlığın, çıplaklığın yanında cüppesiz yürümeliyiz.
Temellerinin artık önyargı ve yargı değil, alçakgönüllülük ve anlayış olduğu bir dünyayı oluşturmak için yürümeliyiz.’’

Sevgili Mathilda, İnsanın Yürümesini dört Gözle Bekliyorum- Susanna Tamaro

&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&

Ekim’in son günleri artık… Soğuk ama fazlada üşütmeyen oldukça parlak ve güneşli bir gün…

Mavi şehir’in yüksek katlı bloklarını ardımda bırakarak bu kez deniz kenarından değil de Ata kent yönüne, Mavi şehir İlk Öğretim Okulu önünden Cehar Dudayev bulvarına doğru indim.

İçsel olarak biraz sakinleşmeye, düşünmeye ve etrafı gözlemlemeye ihtiyacım var.

Yürürken düşünüyorum ve kederliyim aynı zamanda.

Bütün İzmirlilere, sanıyorum ki Karşıyaka- Mavi şehir tarafı oldukça cazip gelir. Sizce de öyle mi bilmem?

Metropol’ün bu tarafı, Yani Karşı yakası, Karşı yakanın da Mavi şehir kısmı, korunaklı siteler halinde olması, deniz kıyısına olan yakınlığı, ısıtma sistemleri ve modern görünümleri ile ilgi çeker.

Bu bloklarda ilk yapılanmalar epeyce eski olmasına rağmen kendi içinde, sürekli bir yenilenme içinde olduğundan yeniymiş hissini verir.

Aslında yıllarca çalıştığım fabrikaların lojmanlarında, en son da Güzel bahçe deki bahçeli evimizde oturduğumuzdan oldum olası yüksek katlı bloklar bana itici, ürkütücü gelmiştir.

Ve hep de iddialı cümleler etmişimdir. Yüksek katlı apartmanlarda yaşayamayacağım doğrultusunda.
Yüksek bloklar oldum olası bana korku vermiştir.

Ne yazık ki bu iddialı sözlerim artık geçerli değil. Ve yıllar içinde değişen şartların insanı bazı iddialı sözlerine bağlı tutamadığını gördüm.

Kederim bu yüzden değil ama.

Ata kentte çok sakin, huzur veren bir kahvehane var. Dış mekanı güzel minderli sandalyeleri, örtülü masaları var. Orada oturdum.
Salt erkeklere ait de değil. Evet, bildiğiniz anlamda kahvehane ama
Pekala bayanlarda gelip oturabiliyorlar. Doğrusu bu benim hoşuma gidiyor.

Bu yaka’nın insanı benim pek tartışmalı bulduğum bir türlü kabul edemediğim 35 ½ olgusunu bu yüzden mi içselleştirmiştir yoksa bu olgu içinde daha başka değerler de barındırıyor mu onlar tam olarak nelerdir bunları tam olarak tanımlayamıyorum.

Kederim bu yüzden değil ama.

Sizi bilmem ama benim favori içeceğim olan, açık ve şekersiz çayımı söyledim ve yudumlamaya başladım.

Kahvenin tentesi üzerine doğru uzanmış bir karabiber ağacı bu mevsimde pembeleşmiş küçük taneli meyvelerini rüzgarın etkisiyle kahvede oturanların üzerine gönderiyor.

Rüzgar Ekim ayının sonuna geldiğimizi bize fısıldıyor. Arada hızlanarak üşütme tehdidi savuruyor.

Bir gün önce akşam benim de üyesi bulunduğum yirmi bir katlı seksen dört daireli Mavi şehir, Flamingo 16. Blok bir başkan, altı üye ve bir denetçi den oluşan yönetim toplantısında konuşulanları düşünmeye başladım.

Kederim de işte bu toplantıda konuşulanlar yüzündendi.

Mavi şehir dediğinizde birinci ve ikinci etap bloklarıyla beş bin adet daire, Eğer kabaca her dairede dört kişinin yaşadığını düşünürsek de, Yirmi bin kişiden söz ediyoruz demektir.
Bloklar kendi içlerinde kat maliklerinden oluşan yönetim kurullarıyla yönetilmekte, bu yönetimlerde bir üst yönetime bağlı olarak çalışmaktadırlar.

&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&

‘’Dağdan odun getiriyordum. Herkes ona odun diyordu; iki heceyle, od-un işte, ateş veren şey. Ama ben onun ilk hecesiyle ilgilendim. Ateş olan kısmına, gönüllerde aşkı tutuşturan alevli kısmına ‘’od’’ a
Talip oldum. Herkes dağa odun için gittiğimi sanıyordu ama ben od için gidiyordum. Gidiyor ve od üzerine kendimle konuşuyor, içimde onun alevini hissediyor, gönlümü onunla tutuşturuyordum.
Dergahta sakalık vardı, ayakçılık vardı, meydancılık vardı, aşçılık vardı, peyk (Haberci) ve katiplik vardı, guyende (Söz veya şarkı söyleyen) ve hanendelik vardı.
Dervişler odunculuğu bu hizmetlerin en bayağısı olarak görüyorlardı.
Benimse tek şikayetim vardı; dağa giderek Tapduk Sultan’ımı en az gören, sohbetinde en az bulunan olmak.
Oysa sultanım neliğimi biliyordu, niceliğimi biliyordu. Sanki bir şah, bir dilencinin halini bilir gibi.
Günler arttıkça şah ile dilencisi arasında sırlar oluşmaya başladı. Sırlar gelince remizler(Simgeler), işaretler de geldi. Bazen hal diliyle konuşulur olmuştu. Öyle zamanlardan birinde ‘’Yar Yüreğim yar…
Gör ki neler var!’’ dedim, şahım, ‘’ Bu halk içinde sana güler var’’ diye cevapladı. ‘’Ko gülen gülsün, Hak bizim olsun!’’ dedim; ‘’ Gafil ne bilsin, Hak’kı sever var.’’ Dedi. Çaresiz boynumu büktüm, içime döndüm, kendime yöneldim. Sanki bende değildim de bir suretim vardı, hırkamdan içeri yürüdü. Dağlar mekanımdı ya, suretimi de beraberimde götürdüm. Değil mi ki yolum uzaktı, menzilim çoktu, geçidi yoktu, suretimle yoldaşlık ederdim.
Böyle böyle çok yürüdüm. Durmadan yürüdüm, dinlenmeden yürüdüm.’’

‘’OD- İskender Pala’’
&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&

Suretlerimizin hırkalarımızdan içeriye yürümesi, üst üste balık istifi kutularda, dışarıdan görünümleri şık, gösterişli, gölgesi uzun
Bloklarda yaşam sürüyor olmamızla olmuyor ve de olmayacak sanırım.

Bloğumuzun önüne gecenin bir hayli ilerlemiş zamanında cankurtaran gelip de 18. katta bir daireden rahatsızlığı olan bir yaşlıyı hastaneye götürdüğünü duyamadıkça, kim olduğunu dahi bilemedikçe,

Site içinde arabamıza park yeri bulamadığımızda, inatla birkaç arabanın çıkışını engelleyecek şekilde, ‘’aidat ödüyorum dışarıya park etmem.’’ Düşüncesiyle park etmekten vazgeçmedikçe,

Blok görevlisini kendimize hizmet edecek bir insan olarak görerek küçümsedikçe,

Blok yönetimini yapılan görevin çok zor ve yıpratıcı bir görev olduğunu bildiğimiz halde salt yıpratmak adına eleştirmek ve blok için yapılacak bir işin yönetimce kat maliklerine anket yoluyla sorulmasını dahi yokuşa sürdükçe,

Blok yönetimine katılmak veya malikleri ilgilendiren bir konuda konuşmak, görüş almak için davet edildiğimizde ilgisiz kaldıkça,

Bahçe düzenlemeleri, güzelleştirmeleri çalışmalarını beğenmeyerek dikilen çiçek ve fidanları sadece hoşumuza gitmediği için söküp çıkardıkça,

En korkunç ve Mavi şehir modası olanı da bize uymayan bir çalışmayı, düşünceyi kısacık bir iletişim kurma becerisinden yoksun olduğumuzu ispatlarcasına hiç diyalog kurmadan karşı tarafı önyargı ile mahkemeye vererek ve tüm çalışmaları durdurmaya kalkıştıkça… Olmayacak sanırım.

Kendime ısrarla soruyorum bir yandan da şekersiz ve açık çayımı yudumlarken;

Tüm bu iç sıkıntılarının çalkantısından Yunus gibi yalnız, uzak ve dağlarda mı yaşamak gerekli?

Onun bir şah’ı vardı onu biliyordu hiç eğri olmayan dümdüz od-unları dağdan bulup getirdiği bir dergahı vardı.

Yunus, önce dağda sonra dergahta hırkasının içine doğru hamlıktan
Pişmişliğe, pişmişlikten yanmışlığa doğru bir yolculuk yapıyordu.

Nedir bu? Dünyamız, yaşadığımız mekanlar, teknoloji değişip modernleştikçe bizler hırkalarımızın içine doğru yapmamız gereken yolculuklardan kendimizi mahrum bırakıp, kendi dışımızda herkesi ötekileştiren varlıklar haline mi geliyoruz acaba?

&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&

‘’Gereken sadece savaş araçlarının aklanması değil, aynı zamanda yüreklerin de aklanmasıdır, yargılanmaya değil açılmaya alışılmalıdır; barış bir düşünce olarak değil, yaşamımızın öz ritmi olarak geliştirilmelidir.’’

Sevgili Mathilda, İnsanın Yürümesini Dört Gözle Bekliyorum-
Susana Tamaro.

&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&

Umarım kederli oluşumun nedenini anlatabilmişimdir dostlarım.

ÖZDENER GÜLERYÜZ

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir