Aidiyet ve Mobbingler Altında Yirmibin Fersah

Çok genç’im henüz. Yıl 1978, Üniversiteden mezun olduğum yıl…

Önümde uzun mu uzun bir yol ve göreceğim çok şeyler var.

O yıllarda en çok sevdiğim şey bu güzel, çok sevdiğim şehrin sokaklarında sorumsuzca dolaşmak, onu içime çekmek içimde biriktirmek ve solumaktı. Sanki bilirmişim gibi çok uzunca bir süre ondan uzak kalıp onu çok özleyeceğimi.

Bazen kordonda baştan sona yürümek, denizi seyretmek, sorumsuzca yolları kat etmek bazen de İzmir sinemasında bir film seyretmek, Bazen Kemer altında öylesine dolaşmak en çok zevk aldığım şeyler arasındaydı o yıllarda.

Hiç farkında olmadan bazen kendimi Fevzi Paşa Bulvarında bir vitrin önünde vitrindeki giysileri incelerken onları satın alma gücümün var olacağı günleri hayal ederken bulurdum kendimi.

Vitrinde, salt bir Denim Pantolon’un belindeki etikette betimlenen resimde, pantolonun iki ucundan farklı yönlere iki heybetli atın çektiği, ama yine de çok ama çok sağlam olan o pantolonun yırtılıp ortadan ikiye ayrılamayacağı, pantolonun o denli sağlam olabileceğini vurgulayan o resmin uzak görüşlülüğünde kendimi yitirirdim. Ve salt o atları ve etiketi görmek için hep aynı vitrine gider vitrinin içine dalardım.

Bunu neden yapardım bilmezdim.

Anlayacaktım. Zaman denen, bize her şeyi sebep ve sonuçlarıyla, anlamamız gerekenlerin üzerini açarak gösteren olgu içinde…

Her şeyin bir zamanı vardı…

Ait olmak öyle bir şey olmalı ki siz ait olduğunuzu hissettiğiniz şeyin içinde tüm benliğinizle kaybolmalı ve erimelisiniz. Belki de hayal ettiğiniz şey olursunuz belli mi olur?

Okuldan Tekstil Mühendisi olarak mezun olduğumda o zamanlarda neredeyse herkes tarafından kabul edilen Devlet Sektörünün Tekstil mühendislerine en uygun ve en öğretici, geleceğe en çok hazırlayanı olan Sümerbank’a girebilmek için çok uğraştım. Bazı yardımlarla bunu başarıp ilk ait olma duygumu Bu ülkenin Ulu Önderi’nin tasarımı olan Sümerbank’ta tattım.

Kısa sürede yüreğimde salt tasarımın pek işe yaramadığını, tasarlama sürecindeki alt yapının, düşünce yapısının, yürekliliğinin de bunu sürdürecek olanlarca da sürdürülmesi gerektiğini anladım.

İLK ON BİN FERSAH

Katı bir hiyerarşik düzen içinde yeni mezun bir mühendis olarak düşüncelerimin kendimi ait hissettiğim yer için en üst düzeyde bile, ne kadar olumlu olursa olsun öyle ulu orta bunları söyleyemeyeceğimi, bu düşüncelerime, önem veren bir insanı çok zor bulabileceğimi tecrübelerim bana gösterdi.

İlk hayal kırıklıklarımı da bu dönemlerde yaşamaya başladım. Kendimi savunma mekanizması devreye girmekte gecikmedi ve fikirlerimi kendime saklama susma dönemine kolayca girmiş oldum.

Ankara da tüm Türkiye çapında yerleşmiş onca fabrikanın sorumlusu olarak, Genel Müdür ve onun bir kaç yardımcısı, onların sekreterleri, her kısmın kendi Daire Müdürü, Müdür yardımcıları, sekreterleri, odacıları olan geniş hantal bir bünye mevcuttu.

Bu bünyeye bağlı olarak da yine, fabrikalarda kendi içinde yine, Fabrika Müdürü, Yardımcıları, Kısım Müdürleri, mühendisleri, ustaları ve işçileri olan
Yaklaşık kırk adet fabrika Türkiye yüzeyine değişik şehirlere yayılmıştı.

Bu hantal bünyeyle iş yapmak gerçekten de kontrolü çok zor ve durağandı. Ancak siyaset kadrolarının oy depoları olabilecek yerler halindeydiler.

Korku ve yıldırma böyle devasa bünyelerde, içten içe herkesi titreme noktasında tutar ve sadece sorulduğunda konuşma ve sadece kendi sorumlusu olduğunuz bölgeyle ilgili sözlerinizi adeta bir savunma çizgisinde sadece savunursunuz.

Fabrikaların kadrolarını siyasi görüşler çerçevesinde kılıflar uydurarak oradan oraya savurursunuz böyle bünyelerde. Elinizde yetki varsa.

İçinizde her ne kadar da faydalı olma, işletmenizde üretim, kalite gibi olguları bir mühendis olarak arttırma isteğiniz varsa bile zamanla bu korku ve yıldırma nedeniyle üzerini örter ve iyice savunma noktasında siz de sistemin bir parçası olarak o kazanda erimeye başlarsınız.

Size sizden daha tecrübeli arkadaşlarınız ‘’otur oturduğun yerde,
Devlet sektöründe testiyi kıran da birdir, suyu getiren de.’’ Meşhur öz deyimini fısıldar ve sizi durdurmaya çalışırlar.

Eğer ilk on yıl içerisinde bu erimeyi ve yok olmayı kabullenmez de isyan ederseniz sizi adı ‘’tayin’’ olan bir kıyımın içine atarlar. Ya da sonuç olarak siz tayin’e boyun eğmezseniz istifa noktasına gelir ve kendinizi kurtarırsınız girdaptan.

Eğer on yılı geçirir de zamanında harekete geçmezseniz zaten benliğiniz yok olmuş, bir işletmede ya da bir masa başında 25 yılınızı tamamlamış yaşlanmış ve emekliliğinizde amirlerinizin sözünden dışarı adım atmamanızla söz dinlemenizle öğünen, torunlarınıza anlatacak garip hikayeler biriktirmiş ve aldığınız memur emeklisi maaşınızı harcarken huzur içinde yaşlanırsınız…

Eğer bir sendikacının masanıza yumruk vurmasını, Sendika başkanlığını kazanamayıp, kendi aklıyla buna sebep oy deposu olan sizin sorumluluğunuzdaki
İşletmenizin ve sizin sorumlu olduğunuzu ilan etmesine, hatta bağlı olduğunuz Müdürünüzün size sahip çıkmamasına katlanabiliyorsanız. zaten hiç sorunuzu yok. Hala devlet memurusunuz…

MOBBİNG ‘’İş Yerinde Yıldırma.’’

İngilizce de Mobbing, ‘’ Mobile Vulgus’’ adı verilen ve ülkemizde henüz yeni anlaşılan Türkçeye ise;
‘’Kararsız Kalabalık.’’ , ‘’İşyerinde Yıldırma’’ diyebileceğimiz, zamanında bilmediğimiz ama her dönemde var olan ve uygulanan bir duygu nedeniyle psikolojik olarak yıpratılıp, yalnızlaştırma politikası uygulamaları nedeniyle birçok insan geçmişte ya da şu an bu baskılar altında çaresizce işyerlerinde çalışmaktalar.
Bu konuyla ilgili artık davalar açılabilmekte ve tazminatlar alınabilmektedir.
Mobbing uygulamasına tabi olan bir insan fiziki veya ruhsal olarak çok farklı değişimlere ve hastalıklara yakalanmakta.

(Bilgilenme için lütfen www.mobbing.org.tr)

Testiyi kırmak bir yana, her zaman suyu getiren olmak istediğimden,
On yıllık Devlet Memurluğu haklarımdan tamamen vazgeçip istifa noktasında fazla düşünmedim.

İKİNCİ ON BİN FERSAH

Şimdi anlayabiliyorum ki gelecekle ilgili uzak görüşlülüğünüz biraz da saflık ve yukarıda sözünü ettiğim hayalleriniz içinde erimeyle ilgili bir farklı durum.

Farklı yönlere bir pantolonu ortadan ayırmak için koşmaya çalışan iki güçlü at betimlemesi ve benim o vitrindeki pantolonun deri etiketi içinde harikalar diyarındaki Alice kadar inançlı olmam, aynanın içine yürüyüp hayallerini gerçekleştiren Alice kadar güçlü olmuştur.

O erişilmez Denim Pantolon’un yattığı vitrin her zaman gözümün önündedir.
Ben önümdeki vitrin camını kırıp o pantolona nasıl ulaştıysam düşlerimde, İşte tam da öyle o ulaşılmazlık benim ellerime kadar bir kapıyı kapatırken bir başkası kendiliğinden açıldı.

Henüz Tekstil Mühendisi olmak için okulda okurken ben zaten o Denim Pantolonun ruhuydum.

İki güçlü atın 150 yıldır farklı yönlere doğru çekip yırtamadığı pantolonun üretildiği fabrikanın üretim müdürü pozisyonuna getirildiğimde sanki o fabrika oracıkta bekliyordu ve ben çok sakindim o beni ben de onu bekliyordum.

İkinci aidiyet duygumu o fabrikada yaşadım. Hiç havaya girmedim o bendim zaten.

Mükemmel iç dinamikleri 150 yıldır dünya üzerinde üretiliyor olmanın verdiği özgüven ve üretim plan sistemleri, çalışana verilen değerleri ile ayrıca da çalışanlar arasında iyileştirme eğitimleri ile dünya da üst düzey başarı grafiği yakalamış bir dünya markası olan ve iki güçlü at tarafından yırtılamayacak olan Denim Pantolon’un üretildiği yerdi.
Gelin görün ki, bu yazdıklarım Amerika için geçerli. Türkiye de bazı yanlış uygulamalarından dolayı, iç dinamiklerinde Mobbing uygulamasına başlayarak Özel sektörün de Devlet Sektöründen geri kalmadığını kalamayacağını gösterdi.

Fabrika Müdürü pozisyonuna siz bu işlerden hiç anlamıyor olsanız bile üç aşağı beş yukarı hangi özelliklerdeki kişiyi atayacağınızı bilirsiniz.

Salt Türkiye de bir Emekli Tuğamiral 500 Kişinin çalıştığı bir Denim Pantolon fabrikasına Fabrika Müdürü olarak atanabilir.

Size eğer, Fabrikada Psikolog kadrosu olacak deniliyorsa gerçek Psikolog diploması ve tecrübesi olan birisi ile çalışmanız elzemdir. Bir bildiği vardır bunu size söyleyenin.

Eğer siz bunu sulandırıp Türkçe Öğretmeni ile daha ucuza getirmeye çalışırsanız size pahalıya patlayan çok şey olur. Ve Mobbing de kaçınılmaz hale gelir.

Öyle de oldu. Psikolojiyi bilmeyen kişi Mobbing uygulamasının başı oldu.

Ve vitrin camını kırarak içeriye dalan ruhum yine uçuşa hazırdı.

Uçtu da…

KOMŞU MOBBİNGİ

Mobbing’i komşunuz size uygulayabilir mi?

Ne yazık ki, evet… Huzur içinde yaşamak isteyen ruhunuz, Şehir Dışında aldığınız arsaya dubleks bir ev yaptırıp oraya yerleş diye fısıldar şöyle orta yaşa ulaştığınızda ve dinlersiniz onu.

Bir atasözümüz der ki; Ev alma komşu al! Komşunuzu seçemiyorsunuz. Evinizi yaptırıp şehirden uzaklaşıyorsunuz. Salt siz akıllı değilsiniz ki, başkaları da geliyor şehrin dışına.
Huzur kaçırmak için ama… Siz huzur ararken…
Yatak odanızın penceresi altında diğer komşularla gece yarısı tavla partisi düzenliyor. Siz sabah erken kalkıp işinize gideceksiniz ama komşunuzun tavla zarı sesinin bitmesini beklemek zorundasınız.

Tuttuğu futbol takımının maçı var, Maç seyretme partisi düzenliyor.
Takımı kazanıyor, Kupayı kazanan takımı adına havaya beş el silah sıkıyor. Zaten iki gündür devasa bir takım bayrağı mahallenin tam ortasında dalgalanmakta…

Siz de anlıyorsunuz ki komşunuzun silahı var.

Ürküyorsunuz. Ve Mobbing çiniz şimdi komşunuz.

Uçuyorsunuz yine…

Alice, aynanın içine girdiğinde genelde başına komik, düşündürücü ders alınası olaylar gelir. Aynanın bu tarafında genelde olmayan şeyler tersinde olur ve uzun uzun düşünürüz okuyunca öyle değil mi?

Yoksa hiç mi geçmemek gerek aynanın ardına?

ÖZDENER GÜLERYÜZ

Boşlukta Kanat Sesi.

Ne heves artık ne bir küçük gam içimde,
Bir iz bile yok oralardan.
Uzaklardan duydum küçük bir kız çocuğu,
Okuyunca şiirlerimi,
Ağlar, titrer, sulara gömülürmüş de,
Sakinleşemezmiş bir vakit.

Uzun sokaklar artık çok uzak.
Ben çakıp biten yangın yeriyim, salt sırtım kara.
Baktım ve Erguvanı gördüm, taşımıyorum artık kalp atışlarımı.
Bir öz, denedi döndü özünden, soğukmuş, ateşin bir yarısı.
Bilmeyecek demelerimden, demeyeceğim ki.
Başlamasın yeniden diye sevmek.

Kanat sesi gibi, sessizlikte gelse de iki yüzü yaşamın,
Sustum ersin diye nihayete.
Ne bir yazgı ihtimali ne Pablo’nun iki anahtarı,
Ben anlatırım diye mahşerde, gitme saatinde,
Hayaller, akıl almaz yalanlar uzağa atıldı, boşluğa.
Ölüm bulsun yalnız, yapayalnız beni diye.

ÖZDENER GÜLERYÜZ