Ya Lale Açmalıdır Göğsümüzde Yahut Gül.

clipboard01-1024x809

998551_10151613296788422_1379849189_n

Beş yaşındaki torunuma trafik ışıklarında, ‘’sarı’’ nın ne demek olduğunu sordum. o esnada araba kullanıyordum ve kırmızı ışıkta bekliyorduk..
”Yarış arabalarının ”rrrınn, rrrrıınnn, rrrıııınnnnn” yaptığı zaman.” diye cavapladı.
Şaşırdım, ”aldın mı cevabını?” diye de aklımdan geçirdim. ”rınnnn” süresi bitip yeşil yanınca yürüdüm. Arkamdaki koltuktan ”seni gözlüyorum dede, direksiyonu iki elinle tut.” diye seslendi. Şaşkınlığım iki katına çıkıp ”yok artık” boyutuna geldi. ”Biz bu veletleri eğitmek şöyle dursun, onlar bize herşeyi öğretecekler diye geçirdim ve direksiyonu iki elimle sıkı sıkı tutmaya başladım.
Facebookta gördüğüm bir değerli bilgiyi ”gönderiyi kaydet” sekmesiyle kaydettiğimde; ”Bu bilgiyi şimdi nereye kaydetti bu telefon?” diye yarım saat arayan, ama inat edip sonuda da kan ter içinde bulan ben, torunumun bu derece bilgiç ama hiç de havaya girmeyen tutumu karşısında utançla karışık övünç duyuyorum ve hayıflanıyorum.

CİHANA BİR DAHA GELMEK Mİ? SADECE HAYALLERDE BELKİ.
Hayıflanmam, zamanı zamansız yaşamaktan olsa gerek. Bazen dünyanın var oluşundan bu yana hangi zaman diliminde yaşamak isterdim diye sormuyor değilim kendime.. Hiç volkan patlaması olmamış, günümüzde hiç görmediğimiz nesilleri, avcı toplayıcı atalarımız tarafından avlanıp yenilerek tüketilmiş 50kg ile 300kg ağırlığına kadar olan dünyamızda yaşamış irili ufaklı hayvanların etrafta koşuşturduğu yemyeşil, masmavi bir dünyada mı?
Yavaş yavaş buluşların yapıldığı buna karşılık dünyanın da azar azar kirlenmeye başladığı zamanlarda mı?
Yoksa şimdiki zamanda mı?
Şimdiki zamanıda; Teomanın ”Bir bar taburesinde babamın öldüğü yaştayım.” Şarkısına bağlıyarak düşünüyorum.
Ben hiç bar taburesinde oturmadım. Oturmadım ama, bu yıl Babamın öldüğü yaşa geldim. Ne hisseder insan çok farklı mı hissedilir illa bar taburesinde mi oturmak lazım ”baban’ın öldüğü yaşa gelince?”
Ölmeden önce babam, sürekli aslında ikimizin de farkında olduğu elinden bir şey gelmese de, bir şey yapamayacak olsa da koruyucu olacağını, her yolu kendisinin açacağını, korkmamam gerektiğini vurgulayan sözler söyleyip, davranışlarda bulunurdu kendince.
Bu bana garip bir özgüven verirdi. Buna öylesine çok inanasım gelirdi ki, sonunda inanırdım ona.
Babam gerçek bir yel değirmeni savaşçısı idi ölmeden önce.
Altında tonlarca ağırlıkta demir, saç ve çelik yığınından yapılmış göğsünün iç kısmında cehennem alevleri yanan, suyu buharlaştırıp çelik rayların üzerinde dönen çelik tekerleklerin üzerindeki biyel kollarına buharı basınçla yollayan ve onları döndürerek yol alan, bacasından kapkara kömür dumanı salan bir bir mekanizmanın sürücüsü ve kontrolorü idi.
Tünellerde, dağ tepelerinde, yığınla kar kümelerinin içinde geceler gündüzler geçirdi, boğuştu lokomotifinin ardına bağlı posta vagonlarının içindeki insanları, salimen büyük, ışıklı istasyonlara ulaştırdı. Bu azımsanacak ve de küçümsenecek bir şey değildir.
İşte o tüm engellere rağmen ışıklı istasyonlara ulaşma, ulaştırma becerisi onda farkında olmadan yeldeğirmenleriyle hayali savaşlara girip mutlaka kazanma azmini de ona vermiş olmalı.
Elinde hiçbir şeyi olmayan bir insanın oğluna ‘’arkandayım ve seni koruyor kolluyorum.’’ Güvencesini başka türlü verebileceğini sanmıyorum.

VE ARKASINDAN GÜNEŞ DOĞMAYAN BÜYÜK KAPIDAN
Yalnız ve güçsüz isen, yalnızlığında yeldeğirmenlerine sadece yalnızken sessizce saldırabilirsin. Gerçeğinde ise yaşamın, bambaşka şeyler vardır. Adeta uzaktan dövülürsün, içinde ülke aşkın vardır, insanları seviyorsundur, iyi geçimlisindir, yetmez bunun yanına siyasi görüşünü de eklemeli tarafını koymalısın. Koymazsan da kötü, koysan da..
En sonunda çok yaşayanın değil çok gezenin bildiği konular yüzünden içsel olarak bir yandan övünç duyar bir yandan da haksızlığa uğradığını düşünürsün.
Tanıdığın birlikte çalıştığın bazı torpilli arkadaşların bir masada yirmi yıl oturmuş adeta o masadan emekli olmuşlardır. ‘’Evet ben sürüldüm haksızlığa uğradım ama onlardan daha tecrübeli ve bilgiliyim.’’ diye düşünürsün..
Boynunu eğer, sızlanmadan sevdiğin ülkenin uzaklarına sürülmüş olsan da avunursun bununla.
Gittiğin yerde de insanlar vardır. Onlar da yer içer şarkı söyler, ağlarlar. Memleketlerini ne kadar çok sevdiğini sınarlar, en küçük bir ters kelime söylersen ‘’haline şükret’’ derler.
Aslında seversin onları, oraları. Yerel folklor oyunları vardır, hepsi de o oyunları oynamayı bilirler, nazlanmaz kol kola girer oynarlar.
Oralarda, memleket hasretini evinde, iş yerinde üstünde başında giysilerinde taşıyarak giderir, sen de onlara bu şekilde cevap verirsin.
O yörelerin oyunları oynanırken davulun sesi birden kesilir, kulağına
Bir efe türküsü gelir ağırdan, ya da ‘’Kalbim Ege de kaldı.’’ Diye çok ince bir ses seslenir.
Oranın insanı oraya gitme nedenin olarak, kendilerine hizmet etmek için olduğunu düşünür. Orası onlarındır.
Oradayken biz, nasıl hayal edelim ki Cihana bir daha gelmeyi?

GENİŞ KANATLARI BOŞLUKTA SİMSİYAH.
Ülkemin uzaklarında yalnız kaldığımda önümü sadece kendimin açabileceğimi korkmayacaksam gerçekten de korkmamamın nedeni olarak sadece kendi özgüvenim olduğunu anladım.
Devlet sektöründe ve özel sektörde önümde arkamda kimsecik olmadığını anlayanlar içlerindeki, dünyaları yok eden ve günümüzde de hala doyamayan homosapiens atalarımızın avcı toplayıcı, yiyici davranışlarını deneyimlediler üzerimde.. O anlar babamın çaresiz korumacılığını hatırlayıp hiç umursamadım.
Sendikacılar tanıdım örneğin.
Muhteşemdiler, onları özlemiyorum. Odama gelip masama yumruk vurduklarında bile korkmadım onlardan.
Sendika başkanlığına aday olmuş, seçimde kaybetmiş adayın,
Odama gelip ‘’seni vurmaya geldim!’’ demesine de gülümsedim.
Bu hatanın ya da kaybın tamamen kendinden kaynaklandığını usanmadan ona anlattım kalkıp birlikte yemek yemeğe gittik. Kendisi memur yemekhanesinde garsondu ve bana hizmet etti.
‘’Sen de açsın gel birlikte yiyelim dedim.’’ Birlikte yedik.
Yediğim yemek nereme gitti hala bilmiyorum.
O anların içimde yarattığı anlamsız, sadece dirlik düzenlik olsun diye kendimi ‘’sabra’’ adama düşüncesinin verdiği gerginlikle şimdilerde insanlardan geri duruşuma, çabuk kabullenir bir yapı ile suskun kalmama ve kendimi tanıyamaz olmama şaşmamak gerek.

AVUNMAK İSTEMEYİZ BÖYLE BİR TESELLİ İLE
Biz,Türkiye çapında diyebileceğim büyükçe bir daire çizip en son işimizden istifa edip memlekete dönüp, torpilli olup aynı şehirde aynı masada yirmi yıl geçirip rahatça emekli olanlara gülümserken, biz de kazançlarımızla artık kendi işimizi kurup gelecekte çocuklarımızı o işin başına koyabilecek kadar kararlı ve de imkanlıydık.
Ayrıca inançlıydık da diyeceğim ama yanlış anlaşılmasın bu inanç tıpkı Mitolojide Persliler ile Lidya Sardeslilerin savaşında yenilen Lidya Sardeslilerin kralı, dünya’nın en zengin adamı Creoesos’un, Pers kralı Cyrus tarafından yakılmak üzere bir odun yığınının üzerine yatırıldığında ve odun yığını bir uçtan alev aldığında bir an Cyrus’un yüreği sızlar ve bir insanı yakmak üzere olduğunu düşünür. Ayrıca da bu insanın, zenginlik bakımından kendisini kıskanacak bir şeyi olmadığını ve bir gün aynı şeyin kendi başına da gelebileceğini düşündüğü, hemen ateşin södürülmesini istediği o muhteşem mitolojik sahnedeki gibi, bilenler bilirler tüm uğraşılara rağmen södürülemez ateş. Odunların üzerindeki Lidya Sardes Kralı Croesos tüm çabalara rağmen ateşin sönmediğini görünce, yüksek sesle Apollon’u yardıma çağırır: Ona sunmuş olduğu güzel sunular yüzü suyu hürmetine bugün kendisine yardım etmesini, tehlikeden kurtarması için yalvarmaya başlar.. Bu arada gözleri yaşlar içindedir.
İşte o zaman ufuktan bir bulut kopar, bulut yarılır. Sel gibi yağmur iner ve ateş söner. Cyrus bununla anlar ki, Croesos tanrılar katında değerli tutulan erdemli bir kişidir. (Croesos’un yakılma sahnesi olarak üzerinde bu sahneyi betimleyen vazo Louvre müzesindedir.)
Böyle bir inancınız varsa düşmanınız da dize gelir. Gerçek inanç budur.

GRUBA KARŞI BU SON BAHÇELERDE, KEYFİNCE

Babamın öldüğü yaşta o bar taburesinde değilim, Teomandan o şarkıyı da dinlemiyorum. Daha gerçekçi, daha sağlamcıyım.
İş yaşantım boyunca beni yönetenlere beni ezmeleri, ağır Mobbing uygulamaları için verdiğim izni, çocuklarım vermesinler diye, kapı baca tıkanmış, var gücümle onlar rahat etsinler diye çabalamaktayım..

Gel gör ki zaman dediğimiz şey bazen de insana değişik oyunlar oynuyor..
Onlar hayatı daha kaliteli yaşasın, ezilmesin ve şirketimizi bizden daha güzel yönetsin diye tavsiye üzerine oğlumuza ‘’yaşam koçluğu’’ hizmeti almaya karar veriyoruz.
Ortalıkta ‘’ben öyleyim’’ diyen öylesine çok şarlatan varmış ki sonradan anlıyoruz.
Bir süre sonra oğlumun ayakları yerden kesilip, egosu şişince nerde yanlış yaptığımızın, ya da onu koruyalım derken insanlıktan mı çıkarıyoruzun derdine düşebiliyorsunuz.
Olaya müdahale edip tekrar düşünmeye başlıyorsunuz.. Hayatta ezilmesin diye mücadele ettiğiniz gelecek nesliniz, egosu şişik mobbing uygulayıcısı konumuna geliyor.
Onu ve şirketimizi ‘’yaşam koçluğu’’ müessesesinden uzak tutuyoruz.
Hayatın size oynayabileceği en güzel oyunlardan birisi böyle bir şey olsa gerek..

HEMEN ÖLMEK Mİ? DUR ORADA!
Babamın öldüğü yaşta olmak, hemen öleceğim anlamına gelmiyor.
Ben daha sağlıklı yaşadım. Torunlarımın büyüdüğünü görmek adına daha da dikkat edip, yine var gücümle yaşamak istiyorum.
Elbette içimde bana bırakılmış o çekirdek inancı koruyarak, hiç bir şey yapamasam da yapacağıma, ve işlerin doğru yönde, inancımın yönünde ilerleyeceğine kesin inanarak.
Bunun için karşıma alacağım insan, insanların kim olduğuna bakmadan.. Çünkü ben de elinde silahı olmadan savaşan, bunun için kimle savaşacağını doğru tespit edip önlemlerini alan bir savaşçıyım.

Elbette benim de öleceğim gün gelecek, iki oğlumda geleneksel olarak ‘’babalar ölünce değerleri anlaşılır’’ noktasına gelip bu cümlenin hakkını verip beklentim odur ki; onlar da zaman içinde çekirdek inancın sılahsız savaşçıları olsunlar..
Yahya Kemal Beyatlı’nın çok sevdiğim şiirindeki; ‘’Gruba Karşı Bu Son Bahçelerde, Keyfince..’’ Satırının ancak o zaman yattığım yerde yerini bulup bir huzura kavuşacağımı düşünüyorum..

ÖZDENER GÜLERYÜZ