Var Olan Gerçekliklerimiz Ve Fokaia

Yirmisekiz Haziran sabahı. Tam da Dolunay’ın oluşma saati. Bir Fokaia sabahı. Geceden şiddetli yağan yağmurla hava tertemiz, sokaklar yıkanmış ağaçların yemyeşil yapraklarından yayılan koku havaya karışmış nefesinizle içinize doluyor. O esnada yağmur hafiflemiş, yağmurun getirdiği serinlikle sıcaklık biraz düşmüş, evimin üst balkonundan gördüğüm panorama içime huzur veriyor.
Bir yandan yağmur, bir yandan Fokaia marinasında duran teknelerin görüntüsü diğer yandan küçük denizde seyir halinde olan balıkçı tekneleri sabahın huzuru..
Oğlak burcunda, Satürnyen bir gökyüzü etkğinliği bize ; ”Var olan gerçeklikle savaşarak asla bir şeyleri değiştiremeyeceğimizi ve bir şeyleri değiştirmek için mevcut modeli geçersiz kılacak yeni bir model inşa edebilecek güc bulduğumuzda kazanacağımızı” açıkça söylemekteymiş.
Gözlerim ufku tarıyor. Koyu lacivert bir küçük körfez sağda Osmanlıdan kalma kale’nin ön duvarı ile Beş kapılar’ın bir bölümü, hafif sağda yine Osmanlı’nın iki Cami minaresi, Beş kapıların daha ilerisinde, ilk çağda denizden Fokaiaya ulaşan denizcilerin ilk uğrayıp dua ettikleri, şimdilerde yerle bir hatta yerin altında, Athena tapınağı ve şu an üzerinde bulunan ilköğretim okulunu düşündüm. Smyrna kentinin kuzey kenarında denizcileri bir günlük yolculuktan kurtararak ekstra avantaj sağlayan, Gediz nehrinin (Hermos) ağzının yakınlarında olduğundan Anadolu İon ulaşımında önemli bir vadi oluşturan, MÖ 11 VE 9. YY Arasında Atina yakınlarından gelen bir kavim tarafından kurulan, bu kavim tarafından etrafındaki iki yüz stat, yani 2500 Roma adımı uzunluğundaki surunun da sağlamlaştıtılarak, güvenli şehir haline getirilen Fokaia’yı ve geçirdiği evreleri ve günümüzdeki Fokaia’nın son durumunu düşündüm.
Gözümü biraz kaldırınca ilerde komando okulu onun sırttaki Türk Bayrağıyla birlikte eğitim alanları da ilişti gözüme.
Yağmur yağmaya, yukarıda Dolunay oluşmaya devam ediyor, gece tüm parlaklığı ile gerçeklerimizin üzerine düşerek bir iki gün süre ile bize itiraz edemeyeceğimiz kaçamayacağımız kendimizi, kendimizle ilgili herşeyimizi göstermeye hazırlanıyor. Bir başka gerçek de bin yıllardır bu gösterimlerden sonra ortalıktan kaybolması bizi karanlıklarda bırakarak, belki de bizi bizle bırakarak biraz karanlıkta kalmamızı ve bize düşünme payı bıraktığı gerçeği.
”İçelim, niye bekleyelim lambaları?
Gün ışığı zaten bir parmak kaldı, ey sevgili, getir süslü büyük kupaları.. ”
Dizeleriyle şiirine başlayan, Aiol lehçesinin büyük ozanı Lezvos adasında doğmuş Soylu ailenin çocuğu, duygusal şair Alkaios (MÖ 630 – 560)
‘un belirttiği gibi karanlıkta kalıp süslü büyük kupalarımızla şerefimize bir kadeh kaldırabilecek isteğimiz olabilecek mi bilmiyorum.
Küçük deniz’in etrafında hoyratça yıllar içinde meydana gelen değişimi düşününce hüzne kapılmamak olanaksız. Günümüzde Fokaia meydanı kebapçı dükkanı gibi. Balık ve et ızgaralarından etrafa yayılan tedbirsiz duman sizi boğuyor. Rahat nefes alabilmeniz olanaksız.
Şu an belki, bir çok boş arazi, alan görmek mümkün. Arsanız varsa üzerine ev yaptırmak istiyorsanız önce yaklaşık bir buçuk sene süren bir anıtlar kurulu raporu almanız gerekiyor. İnşaat yapılacak yerde anıtlar kurulu bir kazı yaparak tarih fışkıran Fokaia da sizin arsanızın aşağılarında bir şeyler var mı diye kntrol ediyor. Buna şükrediyoruz. Ancak her adımında tarih fışkıran Fokaia da çarşıya yakın küçük deniz etrafındaki kısımlarda artık iş işten çoktan geçmiş durumda.
FOKAİA MOR’U VE LÜKS DOKUMALARI
Bu mor boya bahsi, ilk kez Lezvoslu şair Sappo tarafından MÖ 6 YY da bir şiir fragmanında geçiyor. Fokaiyalı bir öğrencisinin kendisine hediye olarak yolladığı baş örtüsü ve mendildir. Mor renkli ve kokulandırılmış bir hediye..
Sappo, tensel ve tinsel dizeler yazar:
***
‘’Bunlar küçük Timas’ın Külleri
Daha kocaya varmadan
Persephone’nin karanlık odasına yönelen
Arkadaşları kızlar yas içinde
Keskin bıçaklarla, yumuşak saçlarından
Bu örgüleri kestiler.’’
***
Mor, antik dünyanın en pahalı boyasıydı. Halk genelde dokumanın doğal rengini kullanırdı. Bu renk aslen Fenikeliler tarafından bazı deniz
Kabuğu türlerinin etli kısımlarından elde ediliyordu. Berbat bir kokusu da vardı. Onun için mora boyanmış kumaş önce bol parfüm ile kokulandırılırdı. Önceleri sivil halka yasak değildi. Sonraları ise bu renk asillerin, soyluların ve kralların rengi oldu. Zaten çok yüksek fiyatlıydı.
Timas isimli öğrencisi Sappoya bu mendil ve baş örtüsünü Fokaia’dan almıştı. Bu ürün aslında Fokaia da üretilmeyip sadece ticareti yapılmakta idi.
Roma Cumhuriyetinde sadece yüksek memurlar, Senatörler ve bazı asiller elbiselerinde mor renk kullanabilirlerdi. Onlar bile sadece elbiselerinin alt kısımlarında bir şerit hailinde kullanma iznine sahiptiler. Sokaktaki halk bu şeridin genişliğinden giyenin rütbesini anlardı.
HERODOT DUVARI
Tarihin babası, Heredot’a göre Fokaiayalılar denizcilikte ünlüydüler. Büyük gövdeli yük gemileri yerine, yüksek hızda 50 kürekli 500 yolcu alabilen hızlı tekneler kullanıyorlardı. Adriyatik, Etruria, İberia, ve İspanya’daki Tartessos’a kadar deniz yolculuğu yaptılar. MÖ 600 Yıllarında Güney Fransa’da Elea, Midillide Methymna koloni kentlerini kurdular.
MÖ 7. Yüzyılda İran’da Susa’dan başlayan ‘’Kral Yolu’’ Sardes’e kadar geliyor ve burada Fokaia ve Kyme’den gelen yolla birleşiyordu; Ayrıca Ephessus’dan başlayan diğer yol da Smyrna’dan geçerek Fokaia’ya ulaşıyordu.
Persler MÖ 546 Yılında Sardes’i ele geçirdi. Ve bu da Fokaia’nın altın çağını sona erdirdi.Kent daha önceden surlarla çevrilmiş olmasına rağmen, Heredot’a göre Pers komutanı Harpagos bu kentleri kent duvarlarının önüne toprak tepecikler yaptırarak ele geçirmiştir.
Fokaia sur duvarlarından tarih yazılarında söz ettiği için Bir kısmı 1994 yılında gün ışığına çıkarılan bu duvara ‘’HERODOT DUVARI’’ da denilmektedir.

BEN NEREDEYİM?
İçimden hemen evden çıkıp Fokaia meydanını geçip bu kez ters taraftan, yenisi Fokaia sırtlarına inşa edilen, şu an sahildeki devlet hastanesi sırasındaki bir kafeye oturup kahvemi yudumlarken küçük Fokaia körfezini (küçük Deniz) kucaklamak geçti. Öyle de yaptım.
Yürüdüm. Fazla sürmez Fokaide bir yerden bir yere, uçtan uca yürüyerek ulaşmanız.
İstediğim görüntü kafeye oturunca gözümün önüne geldi. Tam da beklediğim gibi.
Hava serin hatta rüzgar da var.
Kahve siparişi vermek istediğimde duygularımdan beni sıyıran bir şey duydum.
‘’Elektirikler kesik.’’
Hah tamam işte. Kesin hatlarla günümüzü dünden ayıran bir teknolojik ayrıntı.
Caymadım fikrimden, önce denize doya doya baktım. Sonra başımı olduğunu düşündüğüm yükseltide hayalimde oldurmaya çalıştığım sola doğru, Athena tapınağına doğru baktım.
Güzeldi. Hatta Muhteşemdi.
Elektiriklerin gelmesi ve kahvemin masama ulaşması arasında on dakika geçti.
Sabahın erken saatinde henüz trafiğe kapatılmamış Reha Midilli caddesi, geçen araçların eksoz kokusu kahve kokusuna karışınca hızla kendime keldim.
Athena tapınağı birden yıkıntı oldu yerin altına girdi.
Antik Deniz, Turkuaz rengiyle, kıpırtılı haliyle şükürler olsun ki oradaydı.

ÖZDENER GÜLERYÜZ

Kaynakça: Phokaia Kent Tarihi – Müjdat Mersin
‘’Küçük Kentin Büyük Tarihi’’