Ya Bundadır Ya şunda.

Yazdı belirsizliğe, çaldı saz bütün yaz
Biri bir keresinde,
Develer tellal, pireler berber,
Babam beşikte ben başında,
Evrelerin güzel geçsin de bak,
Sepet sepet yumurta.
Bunadığında kayıplar belirsizmiş,
Gel canım avutayım seni.
Ha! kimseye de istemezdim ama
İnşallah be canım yalnız sana.
Düşündüm aklım karıştı kimi sevdim?
Ooo karamela sepeti, terazi lastik jimnastik.
Tut parmağını şuradan sürükle falan,
Al beni kıyamam seni..
Başka biri de hala nerede bilmem
Uzak uzak gözyaşı.
Unutamadım falan yalanın bini bir para,
Uçuyoruz bak aslanda bu akşam
Bir hilal ki nazende.
Dediğin de hiç anlaşılamadı
Yapıştır sayfana da ağla.
Kutlarım canım çok güzel anlatım,
Ama imla zayıf.
”De” ler ”da” lara girmiş bitişik yazılmış,
Ama, fakat, lakin, şey!
Ya bundadır ya şunda helvacının da kızında.

Özdener Güleryüz

Makul.

Baktım tuzcul’a, yeşil koyu, sıcak mutlak ve Makul.
Yaz sıcağı, Biraz özlem, ben değilim elbet,
Akşamları yükseldi dolunay Makul.
Sarsak dengeler, suskunluk, uzaklara gözle dalış ve kendim.
Çölleri yazan ellerim,
Tırmık tırmık kumlar, sonsuz yürüyüşler.
Tayfa, özle! ilerde bekle. dezenfekte ruh da makul.
Eğil bak, ne gördün söyle uzak bir kadın ”kırıldığın yer” diyor da,
Yan! ve dönme yüzünü, dur! hamlar pişsin Makul.
Uzak kalsın, yüzüldü yüz derim, kan revan gerçek bana Makul.
Koku yayıyor birden, güzel ama duruyorum.
Bakıyorum denizden geliyor, olsa olsa yeşil bir ot o da.
Dönüyorum akşama, dur şu kitabı da imzalayayım Makul.
Tüh! kaydı yazılar aşağı, Deniz sitesi no on yedi. Makul, teşekkürler.
Konuş, ama gülme, yok bişi, bak cümlede ”es” var onaltılık. Makul.
Önce ağla, Sonra da gülme, derin nefes oh! Makul.
E beyinde demans diyor, bak yeminle Makul.
Ama galiba o ciddi. Aman ya! Uğraşamam.
Patlaktı parmak uçların geçti mi? Biraz Makul.
Dal, dal daha derine görünme bana,
O meyveler kime? Banaysa Makul.
At bir fiyakalı imza, güzel ve Makul.

Özdener Güleryüz

Bir Bilsen

Bir bilsen, daha nelerini yaşadım ”sen, ben” ‘i geçince,
Beyaz çığ gibi cesarete,
Kızıl kan gibi korkuya,
Dalında rüzgarla titreyen bir turunç gibi heyecana uçtum.
Uykumu böldü de kabusum,
Bir yudum nefesti ciğerime, ”bir, biz olsaydık” dedim
Kaldım öyle, sus pus.

An yaşadım bazen.
Hani dedin ya; ”Bakışın vardı gözlerime” diye,
Öyle miydi, sence o bir an mıydı?
Sonra dönüp ”biz” miyiz’e bakınca,
Kırık hayaldir ya o dediğin.
Çok yol vardır, gülistanları da geçersin,
Çağlayanları da atlarsın,
Kuyular ararsın kanmaya da, onlar da çok uzaktır.
Kızıl kumdan başka bir sen orada,
Uzak bir yerlerde derinde su.
Yürürsün ona.

Bir elini kaldırır çöl kertenkelesi, yanıktır eli.
Yürür gidersin, sarı – kızıl.
En güçlü anın o andır, kum akar yavaşça,
Tepeler vadiye iner.
Durur dinlersin uzak sesler vardır.
”An” düşünür aklın,
Ne çok şeymiş o ”an”, ”biz” e varmaya yürekler
Düş’ te miyim ki, göğsümü sıkan güçlü kollar kimin?
Yanı başımdaymış da,
Nefesimi sayıyormuş gibi,
Biz şimdi hala ”sen, ben” de miyiz ki?
Uyanmalıyım bana öyleyse.

ÖZDENER GÜLERYÜZ

Milyon Kere Milyon Kere Milyon Işık Yılı.

Düşünüyorum da, bizim yani biz insanların, illüzyondan öte bir Simülasyon içinde var olduğumuz varsayımından öte belki de gerçeği diyebileceğim bir korkunç, ürperten gerçekliği kabul etmemiz gerekiyormuş gibi geliyor bana.
Bu konu uzun zamandır ilgimi çekiyor. Konu ile ilgili internette dolaşan ciddi ciddi uzun uzun çekilmiş ve oraya çıkan konu uzmanlarınca derinlemesine ve de birçok duymadığım, yabancısı olduğum kelimelerle süslenmiş olarak anlatımları defalarca dinledim ve seyrettim.
Güya insan ötesi, çok gelişmiş, öyle ki; evrimlerini çok ötelere taşımış hatta insana bile benzemeyen, her nerede yaşıyorlarsa oranın koşullarına göre ciğer ve kalpten tutun da diğer başka organlarını da uyumlamış, İnsanı yaşatan oksijenden başka toksik havaları da soluyarak ve yaşam sürdüren kısaca zamanlarına evrimleşmiş bir canlı türünden bahsediliyor burada.
Bu evrimleşme için önce belki bizim gibi bize benzer insan olmak ve insanın duyumsamalarını aynen duymak yani bir basamaktan atlamak gerekiyor.
Bu insan ötesi varlıklar sanırım artık iş güç, para pul, yeme içme, sevme sevilme, insani ilişkiler gibi bir insanın yapması gerekli bazen de elzem olan şeyleri zamansal varlıklarında unutmuşlar.
Bir meraktır başlamış bu insan ötesi varlıkta,
Elbette, ne kadar insan ötesi!?? derseniz düşünün ki, farz edin ki, bunlar bir zamanlar bizim gibi insan idiyseler, Dünyada bazı salgın hastalıklar, dikta rejimleri, kargaşalar, en az elli kişiyi götürür benim ailem diyerek paylaşımlar yapan kötü insanlar, Dünyanın başka bir yerinde de, insanlık için doğru şeyler yapmayan başka kötüler, hava, iklim bozulmaları, Dünya devletlerinin biribiri üzerinde yaratmak istedikleri ekonomik baskı ve güç deneme stratejileri, dünyanın yaşanmaz hale gelmesi gibi derin ve aralarında bulunan iyi ve insanlığın geleceği için endişelenen bunun için çaba gösteren, dernekler kuran insanlar varsa da,
İyi niyet ve bununla ilgili çabalar boşa çıkınca, en azından şu an bizim bildiğimiz yirmi yıl içerisinde Marslı ilk insanın doğacağı bilgisine dayanarak şunu yazabilirim ki, Mars’ı basamak yapan, zamanı gelince de şu an bilmediğimiz bir yöne (Galaksiye) gitmeyi başaran bir avuç insandır bunların atası.
Bunlar belki de insandan daha akıllı robotlar, yapay zekalardır şimdilerde.
Bunlar neden nasıl ortaya çıkmışlardır sizce,
Yukatan yarımadası açıklarına, on Km çapı ve saatte 54 bin Km hızıyla bir göktaşının çarpma anını kırılma noktası gibi kabul edersek,
Bu andan itibaren de ikiyüz bin KM3 Maddenin buhar olup eridiğini, Dünya üzerinde bulunan canlıların %70’inin azaldığını, Yüz yetmiş mega ton TNT eşdeğer gücün açığa çıktığını, Dünyanın aylarca karanlıkta kaldığını, Bitkilerin foto sentez yapamadığını, besin zincirinin kırıldığını buna bağlı olarak da Dinozorların yok olduğunu da düşünürsek,
Tüm bunlar gerçekleşirken, Dünyada bir tane bile insan yok henüz.
Dünyada insan varlığından söz edebilmemiz için günümüzden 200bin yıl önceye gitmemiz gerekiyor.
Bazı görüşlere göre bir çamur hülasasından oluştu insan. Diğer görüşe göre
Suda yaşarken, ciğer oluşturarak evrimleşen, karaya çıkan bir süre sonra da ayağa kalkıp yürüyen, varlığını Dünya üzerinde sürdüren bir varlık o.
Evrimleşmesi de günümüzde devam etmektedir.
Bilim adamları evrenin ömrüne otuz milyar yıl biçmekte.
Evrimleşerek günümüze kadar gelen insan, şimdilerde bir kırılma noktası diyebileceğimiz karar aşamasında.
Kendi varlığı için öldüren, hükümranlığı için dini kullanan, diğer insanları korkutan, silahlanan, kanunsuzluk yapan
Ya da, Diğer insanı öldürmeyi, aldatmayı yanlış görerek, evrilmeye katkı koymak, dinsel etkilerle akıl yürütmemek, hukuka uymak, insanı kardeş görmek savaşları saçma bulmak gibi güzel davranışlar içinde olmak aynı şey olmasa gerektir.
ARSIZ SINIF RUHBANLAR
Ben senin adına Tanrı ile konuşurum, ona senden daha yakınım diyebilen arsız ruhban sınıfı sayesinde evrimleşme inanılmaz sarsılacak ve insan türü gelecekte olmayacaktır, en azından bu haliyle olmayacaktır.
Evrime yapılacak güzel katkılar sayesinde saf insan, özelliklerini korur ve eğer onu satmayacak şekilde yaşam sürerse insan daha güzel geleceklere kısa sürede ulaşacak, uzay gemileri daha çabuk, kolay yapılacak, gen mühendisleri insan üzerinde başka gezegenlerde yaşayabilme özelliklerini geliştirebilecek, kısaca türümüz devam edecektir.
Ancak evrime yapılabilecek katkıların günümüzde çok azaldığını hatta yok olduğunu görüyoruz üzülerek.
Bu durumda teknoloji çok ilerlemiş olsa da insana yaramayacak, insan zekasıyla yaratılmış yapay zekanın hızla ortaya çıkmasına ve insanı bir noktada alt etmesine sebep olacağını düşünüyorum.
İşte, insan ötesi diye söz ettiğim varlıklar da bunlar.
İnsan eliyle üretilmiş, kendini üreteni alt edecek kadar zeka seviyesine ulaşmış inanılmaz hataları nedeniyle insanı yok etmiş yerine kendini koymuş ve şimdilerde zavallı insanı çok uzak galaksilerden Simule ederek, kendi prototiplerini canları sıkıldığında film izler gibi zevkle, bazen gülerek (Gülebiliyorlarsa) bazen şaşkınlıkla izleyen bu yapay zeka için ne diyeceğimi bilemiyorum.
Burada asıl acıklı durumda olan o Simulasyonda olan bizleriz.

MİLYON KERE MİLYON KERE MİLYON IŞIK YILI
Bu hesapla gelişimleri Milyon kere milyon kere milyon ışık yılı sonrasında, bir yerlerde, zamanında saf insanın yanlış yollara saparak adeta kendini yok edecek davranışlara bürünmesi nedeniyle ilk önceleri insana yardımcı robot adı altında başlayan bu oyun, robotun yapay zekaya dönüşmesi ve kendini yaratan insana oyun oynaması gibi bir şeyden bahsediyorum. Bir yapay zekanın
Geçmişe dönük insan denen basit varlığın şu anki durumunu merak edip bilgisayarında geçmişteki milyonlarca yıl önceki insanı (işte bu biziz)
Simule ediyor ise eğer şu an bizi görüyor bu ileri zekalı.
Çok da gülüyor olmalı halimize.
Yapacak başka bir işi olmadığından açıyor bilgisayarını ve Simule ettiği insanı izliyor.
Ne yapıyor simule insan?
Market sırasında bekliyor, ağzını burnunu kapatan maskesiyle.
Markette komşusunu görüyor, görmemezlikten geliyor.
Alacaklarından daha çok şey alıyor evine dönüyor onları stokluyor.
Gereğinden çok yiyor, şişmanlıyor.
İzin verilen saatte dışarıya çıkıyor, kirlettiği dünyasında maskesiyle tur atıyor.
Televizyonunda gereksiz gelişimine yararı olmayan bir çok şey seyrediyor.
Gece olunca da belli bir satte yatıp uyuyor.
Ertesi gün bu insan için hayat yeniden başlıyor.
ÖZDENER GÜLERYÜZ

Anlatırsın Belki Bir Gün.

Ben neyi dokumalıyım yarınlara
Parmaklarımla dokunarak, biraz da hatırlayarak,
Yoksa sadece hissedilsin mi istersin
Yüksek dağlardan çağıldasam,
İnsem bembeyaz, ipeksi sular gibi,
O yolu bulur muyum sence,
Geçmiş uzak güncelere,
Bir bana varan çaresizliğimi bulur muyum?
Anlatırsın belki bir gün.

Tam da ölüm haberleri saatinde,
Ben de koştum pencereme,
Özgürlüğüm alınmış elimden,
Ve kararmış dünya.
Nazım’ı anladım o gün, ”süt beyaz mavilik” demiş hürriyete.
Ben bu güne, ne diyeyim,
Hangi adı vereyim,
Hangi renksin diyeyim aşka?
Anlatırsın belki bir gün.

O hatırlamaktan dem vurmuş,
Bağıra bağıra okumak istiyormuş, yazdığını.
Elliyi de geçmiş yüreğim,
Yirmide kalmış iken.
Ben de bu günün yumuşaklığını hissediyorum,
İkinci bir insanı hissediyormuş içinde,
Sevmek saadetini anlatırken.
Hangi kızıl izlerle bölünmüş karanlığım
Anlatırsın belki bir gün.

ÖZDENER GÜLERYÜZ

Tam Da Yetmiş Dokuzda

Sanma, değil öyle, bu bir dokunuş gibi,
Sessiz bir sesleniş, derin sessizliği yoklayış,
Karanlığa bakış gibi.
Küçük bir duygu uzanışı, kalbimden,
Boğazıma takılan kelimelerin sesi.

Öylesine güçlüyken deli, coşkun, durdurulamazken,
Irmaklar gibiyken, engel konulamazken önüme,
Akarken berrak, duygulu, heveslerimle aşka..
Sanrılarımla, düşlerimle, gölgelerin gücüyle ben,
Diyordum ki; ”Yok benden aşığı, haydi! kim durdurabilir ki beni?”
Bir zamanlar.

Yılları eskitirim bazen içimde, bazen yılı alırım yetmiş dokuza
Tüm gücümle yüklenirim engelleri, içim dökülür kıpkırmızı.
Nasıl başardıysalar, görüp nasıl saldırdıysalar yüreğime,
Nasıl gafil olduysam bilemeden güvendiklerime,

Ve ben şimdi,
Duyulsun istiyorum ki bana, en derin nefret, tıpkı Vezüv lavı,
Artsın, aşklar şehri sarsılsın, uçuşsun, tozdan görülmesin
Dönmesin geri, kalsın orada üstünü topraklar örtsün.
Sessiz ağlasın zaman.
İşte tam da yetmiş dokuzda..

ÖZDENER GÜLERYÜZ

Bir Kaç Cılız Alkış Ve Gülümsemeler

Öylesine, sadece hayal işte, sabah serinliğinde güne sıcak basmadan düşünceler delice akıyor içimden.
Bir topluluğa sesleniyormuşum, bir kaç eski arkadaşımı da çağırmışım çok eski arkadaşlarımı. İlk okul ikinci sınıftaki kız arkadaşım Gülseren,
Meslek lisesinden Şükrü Duman, üniversiteden Naci Yeksan,Çetin Yüzbaşıoğlu, eşim Sıdıka Güleryüz.
Yalnız istiyorum ki Gülseren hala ikiye gitsin, büyümemiş olsun onu orada öyle göreyim.
Şükrü de mezun olup da çalışmaya başladığımızda aldığımız bir örnek pardesü ile gelmiş, hala o yaşta olsun.
Şimdi duymuyorum konuştuklarımı ama konuşuyorum. Ne garip bir yer. Karanlık mı aydınlık mı belli değil.
Gülseren oturduğu koltuktan kalkmış yan boşlukta cebinden çıkardığı tebeşir ile yere çizdiği çizgiler içinde zıplamaya başlıyor. Eskiden beri sever sekseği.
Konuşuyorum, sanki bana bir ödül mü vermişler de sonra da iki laf edeyim diye oraya çıkarmışlar galiba.
Birkaç yazar çizer, şair ve diğer misafirler. Şu arkalardaki kadın ne kadar da anneme benziyor.

Şiirler yazmışım. Tebrikler, tebrikler.

Aman Tanrım! Yaşar Aksoy mu o? ”Yürekler Selanik, Hasan Tahsin” kitabını bir solukta okudum. Çok şey öğretti bana.

Birkaç cılız alkış ve gülümsemeler.

Şurada oturanlar da Karsav korosundan arkadaşlar mı? Ne güzel onlar da gelmiş.

Bir zil sesi var ama bu zilden çok, dan! Dan! vuran Bir şey.
Karkamıştaki ilk okulun çağrı ziline benziyor. Bir demir parçası ile vururlardı ona. Sıra ile sınıfa giderdik iki A sınıfına koşar, aşınmış sıralara tünerdik.

GÜLSEREN

Gülseren hala sek sek oynuyor. Yalnız bir ara çizgiye bastı. Şimdi ona bakamam. Siyah önlük mü var üzerinde? saçına da beyaz kurdele takmış ama düşmek üzere seslensem mi?

Yan tarafta biraz loş bir yer var orada babam, halam ve mükerrem ablam var alkışlıyorlar. Duru da onlara bakıyor.
Gülüyor Duru.
Demir, üçüncü sınıfa geçmiş bu yıl daha bir akıllanmış, yanda oturuyor.

Şiirler mi yazmışım ben.

Birisi geliyor. Susmuşum şimdi. Bir kağıt var elinde bana verecekmiş.

O sırada Gülseren tek ayak zıplamayı bırakıp bu tarafa bakıyor. Saçındaki beyaz kurdele az ilerde yere düşmüş. Sonra eğilip onu alıyor bana doğru sallıyor. Gülümsediğinde ise bembeyaz dişleri görünüyor ilerden.

Tebrikler, tebrikler kutlarız.

Şiirler yazmışım. Hatta isim bile vermişim dosyama,

”Kiraz Çiçeği Fazla Beklemez”

Gülseren eğilip olduğu yerden tebriklerini yolluyor.
Kabul ediyorum.
Sadece büyümemiş olsun hala ikiye gitsin istiyorum.

BİRDEN

Birden bir tren görüyorum kardeşlerim, annem ben belli ki gidiyoruz buralardan.
Eşyalarımız da varmış arkada kara vagonda kedimizi de oraya koymuşuz.
Babam ciğer almış ona.
Geldiğimiz yer çok soğuk karlı bir yer.
Kedimiz trenden kaçmış ciğer kurumuş yememiş.
Artık kedimiz yok.

Gülseren zıplıyor ama o geldiğimiz yerde kalmamış mıydı?
Dur karıştırmayalım.
İki laf etmem için çağrılmışım.

Alkışlar, alkışlar, tebrikler.

KARSAV

Karsav korosu şimdi sahneye çıkıp Hicazkardan dem vuracakmış.
E güzel.
Ama Turhan Pınar Hoca ortada yok.
İlla ki beyaz ceketini giysin.
Ön sıralarda bir koltukta Karsav Başkanı Ahmet Diker.

Karsav korosunun sazendeleri ellerinde sazları, Udi Cemalettin bey,
Kemancı Hülya Şimşek, Udi Attila Güler, Ritmci Turgay Dizdaroğlu, Notasız, duyduğunu mükemmel çalan adam, kemancı Olgun Fetil, Nesrin Börühan hanım.

Hicazkarda donanım, koma bemol si, bakiyye bemollü mi ve la, bakiyye bemollü fa diyezden, bembeyaz ceketiyle ayakta olan, Turhan Hoca’nın işaretiyle, oturdukları yerden bir anda şarkıya girip herkesi kendilerine baktırıyorlar.

Sazendeler ve Tüm koristler döktürüyor şimdi.

”Bahar geldi gül açıldı, aşka geldi bülbül şimdi.”

Az sonra da bir ara taksim Attila Gülerden, Kürdilihicazkar. Belki ikna ederseniz sözleri bana ait bir şarkıya girer, Aytül Sarıbay hanım.

”Gel son defa, ezgilerle dalgalan, ezgilerle dalgalan.
Dalgın, uzun bak yüzüme,
Dinle, sessizce yükselen feryadımı, içimden gözlerime.”

Alllkışşş.. Tebrikler tebrikler.

Bunu bir de sezon başında T.C. Hüsnü Mühürcüoğlu’ndan dinlesek iyi olur.

Gülseren ritme uygun sekseğe devam ediyor hala ikide o.

Şimdi tebrikleri kabul ediyorum. Tebrikler tebrikler, hala meraktayım ne yaptım ben? Buraya neden geldim? Şiir mi?

AFYON KARAHİSAR

Soğukta okula giderken ellerim çivi gibi oldu kardeşlerim de yanımda eve geri acil dönme kararı aldık.
Döndük eve, ”hava çok soğuk okula gitmeyeceğiz” dedik. annemiz geri kovaladı bizi;

”Çabbbuk Okula!” dedi. Kuzu kuzu, dona dona okula gittik, ellerimiz ısınana kadar ağladık.

Afyon Atatürk ilk olkulu üç A, öğretmen Akife hanım ”Arkadaşınız Karkamıştan geldi aramıza katıldı” gibi benzer cümleler kuruyor.
Gidip bir sıraya çöküyorum gözlerim ıslak, umurumda değil.
Kardeşlerim ne yaptılar acaba?

Hala karşımda oturan insanlara sesleniyorum. Ne Bitmez cümlelerim varmış.

Alkışlar alkışlar, tebrikler.

Şurada orta sıralarda oturanlar, defterleri, kalemleri olmayan çalışkan ve yönlendirile bilir, birlikte sorunsuz çalışıla bilir, ipleri çekile bilir Holliwood Yıldızları mı? Ne güzel onlar da gelmiş.

Ben onları nasıl poh pohlıcam şimdi?

Şiirler yazmışım ben, uzun kısa şiirler.
Ağlak bazen, Bazen muğlak, Güleç, bazen de umutsuz.
Ödül veriyorlarmış bana.
Gülseren hala seksek oynuyor.
Başından düşmüş beyaz kurdelesi yerde.

”Kara hisar kalesi yıkılır gelir,
Kahkülü boynuna dökülür gelir, dökülür gelir.
Yayladan gel allı gelin yayladan,
Kesme ümidini kadir mevladan.” (Afyon Türküsü)

ŞÜKRÜ DUMAN VE BEN

Şükrü de, ben de mezun olmuşuz, para kazanınca siyah, bir örnek pardesülerimizi almamıza az kalmış.
Dur bir sınava girelim, omuzu parlak fabrika komutanı bizi bir sınav yapsın, ”Hiç biriniz gavur parasıyla on para etmezsiniz.” desin.

Daha demedi, ama diyecekkkk.

Şu karşı motor postasında çalışan adam kaçak sigara satıyor.
Alacağım ondan Dunhill sigaramı.
Şükrü başka iş yerinde çalışıyor.
Onunla akşamları iş çıkışında o yorgunluğun üzerine kahvehanede görüşüyoruz.
Ortak sınıf arkadaşımız Tufan Bıdık burada benimle.
Hava çok soğuk Akü şarj postasında sabah. Yağlı, boydan iş tulumları yanda Tufan Bıdık ısınmak için yerinde zıplıyor. 500. İstihkam ana tamir de geceleri Dunhill içip cebinde yassı konyak şişesi ve çukulata taşıyan kocca adamlarız boru mu?
Meslek lisesi mezunuyuz, omuzu parlak yarbay bizi sınav yapıyor.
Karşısına ayakta yirmi meslek lisesi mezununu dikmiş sıra ile soru soruyor omuzu parlak yarbay.
Hiç birimiz sorduğu garip soruları bilemiyoruz.
Kazık kadar olmuşuz zaman gelmiş atlayacağız hayatın kollarına ancak bir sorun var.
Başım ağrıyor sorgulamaktan.
Nedendir ki bu omuzu parlak yarbayın bize sorduğu sorular ile bizim okulda öğrendiğimiz bilgiler arasında en küçük bir bağ yok, yok yok.
Ama hayret, omuzu parlak yarbay hiç bir soruyu bilemememize rağmen hepimizi de işe alıyor.

”Ağbi bizi neden işe aldın ki hiç bir sorunu bilemedik” bile diyemiyoruz.

Gülseren hala çizgiler arasında zıplıyor. Gidip yerden şu kurdelesini alıp başına bağlasam iyi olacak.

Ödül alıyormuşum ben Şiirlerimden.

Alllkışşşşş..

O ZAMANLAR

O zamanlar, uzun saç ve favori modası var.
Askeri fabrikada bunlar yasak.
Denetleyip uyarıyorlar.
Ne demişler ”Yasaklar delinmek içindir.” ve biz çok cesuruz.
Her gün uyarı alıyoruz. Umurumuzda değil.
Omuzu parlak Yarbay gelse hikaye.
Favorileri, saçları uzatıyoruz.
Sabahları İş bankası’nın yanından askeri fabrikaya çalışanları götürmek üzere askeri ”cemse” ler geliyor.
Sabah fabrikadan on adet çıkan cemselerin en az dördü yolda arıza yapıyor.
O kadar işçiyi altı adet cemseye sıkıştırıyorlar.
İyi de oluyor ısınıyor insanlar. Oturduğumuz yerde bir dizlerimizi, dişliler gibi karşımızdakinin diz arasına sokuyoruz. Karşımızda oturanın da dizini bizim dizlerimiz arasına alıp balık istifi en az yarım saat kırk beş dakika uyuklayarak yol alıyoruz.
O istiften ayrılıp, kopup da işimizin başına gitmek tam ölüm zamanı.
Yarı uyur yarı uyanık soğuğu yüzümüze yiyerek işimizi yapacağımız yere doğru ilerliyoruz.
Yine çok geriye gittim.
Ödülüm nerede? verin artık da gideyim.
Bak birçok arkadaşım gelmiş bana gülümsüyorlar,

Şiirler şiirler, dokunaklı, ağlak, muğlak, uzak, garip şiirler güzel dizeler.

Alllkışşşş..

SABRIN SONU TUFAN DEĞİL, SELAMET

Bak burası çokomelli. Çok inanırım bu öz deyişe. ”Sabırla koruk helva olur” diyen bile var. helva yapmayacağız buradan kaçacağız tünel kazacağız arkadaş.

Tufan Bıdık accaip kaytarırdı. Onun tüneli kendine göreydi.

Dedi ki; ”Oğlum, ben gali üniversite gursuna gitcen, işten ayrılcen akıdeş!

Tufan gidince kendimi yalnız hissettim.

Geceleri Afyon soğuğuna çıkamadım cebimde yassı konyak şişesi ve çukulata taşıyamadım.

Gittim geldim, cemselere bindim dizimi başka dizler arasına koydum yolda uyudum, zaman geçti kiraz çiçekleri açtı, kayısılar da oldu, karpuzlar büyüdü yattığı yerde.

Gün geldi tekrar üniversite sınavı zamanı geldi.
Gittim sınava girdim.
İçimizde garip bir umut, deli, mecburi bir olgunlaşma durumu var gibi gibi.

Alternatif akım jeneratörünü tek başına söküp, bakımını yapma ve tekrar verimli çalıştırma tecrübeleri bile edindim oğlum.

Ama koyduk aklımıza kaçacağız esir kampından.

GÜZ

Güz geldi kışa döndü hava. Yıllardan, bindokuzyüzyetmişüç oğlum.
Eve geldim bir akşam,
Annem postacının üniversite sonuç kağıdını getirdiğini söyledi. Benden önce zarfı açıp bakmış, umutlanmış.
Evet umutlanması gerekecek kadar da puan almışım.
Nasıl oldu bu oğlum? Nerden geldi bunca puan bir yanlışlık olmasın diye yerimde duramadım.
Fırladım, kağıdı cebime koydum ve Tufan Bıdık ile her zaman buluştuğumuz kahveye koştum.
Sonuç kağıdımı Tufan Bıdık’a gösterdim, elbette ona da gelmişti sonuç.
Tufan Bıdık benim puanı görünce gözlerini kapattı önce sonra açtı yüzü düştü.

E Yine Alkışşşş..

YARBAYA KARŞI BİR BEN, BİR ODACI

Tünel kazılmıştı, omuzu parlak Yarbay odacısını gönderip beni çağırmış korktum oğlum.

Odacı önde ben yağlı boydan tulumla ardından, merdivenleri çıktık.
Kapı açıldı, Omuz Parladı.
Girdik odaya Yarbay Gürledi;
”Üniversiteyi kazanmışsın”
Titredim.
”Evet” dedim.
”Tebrik ederim” dedi.
Bu kez sesim çıkmadı.
Dışarı çıktık.
Odacı bana küfretti.
”Allah belagı vesin! adam segi terbik edivedi” dedi.
Uzun favorilerime güvenip yürüdüm.
Gavur parasıyla kaç parayım ben oğlum?
Diye düşünerek..

Galiba ödül almışım ben.
Gülseren hala orada zıplıyor.
Yorgun düştü zavallı.
Büyüsün artık o da.

ÖZDENER GÜLERYÜZ

Az İ Ya ”Benden Bana” Oljas Süleymanov

Kazak şair ve kanaat önderi Oljas Süleymanov’un yazmış olduğu Az İ Ya Kitabını okurken çok değişik, derin duygulara kapıldım.
Kitabın kapsadığı içerikten daha çok yazarın kimliği ve başarıları, ayrıca da bu kitapla ne demek istediği üzerinde yoğunlaştım. Her sayfasında yazarın anlatmak istediğini tam olarak anlatabilmek için Rusça paragraflar ve altında Türkçe açıklamaları, açıklamalarının içinde de bazı Türkçe kelimelerin Kazakça anlamları da bulunuyordu.
İlk kez bu tür bir kitap okuyordum tahmin edebileceğiniz gibi çok yorucu bir okuma şekli idi.
İçinde bulunduğum zorluğu bana Az İ Ya yı okumamı öneren Azerbaycan Türkü arkadaşım değerli Aghayeva Samire, bunu anlamış olacak ki, bir iki gün sonra çevirmenin önsözü ve yazarın hayatıyla ilgili on iki sayfalık Türkçe bir metin gönderdi. Bu Türkçe metni bir solukta okudum ve asıl gerçek o zaman ortaya çıktı.

Aslında kitap, Rusya fedarasyonunda üzerinde en çok çalışılan,
incelenen ve bilinen destanların başında gelen ”İgor Alayları Destanı” nın 11. yy da aynı topraklarda yaşayan iki halkın (Rus – Türk) Çift dilli destanı olduğunu gösterecek kanıtlar ileri sürüyordu.
Destan uzmanı Rus bilim adamlarından ulusal bakış açısından eleştriler gelmesine karşın, bilimsel anlamda bir karşıt görüş yayımlanmamış ve daha çok görmezden gelinmiştir.

5 – 12. yüzyıllarda o coğrafyada neler olup bittiği konusunda ne yazık ki Türkiyede de yeterli çalışma yoktur.

Gerek bizde gerekse Rusyada ve gerekse Orta Asya Cumhuriyetlerinde üç niteliğe birden sahip Slavist, Türkolog – Tarihçi bilim adamı sayısının az olması, bu eksikliğin en önemli nedenlerinden birisidir.

Oljas Süleymanov’un İgor Alayları Destanı çalışması Türk – Rus ilişkilerinin yalnızca savaş tarihinden ibaret olmadığını göstermeye çalışan bir ilk çalışmadır.

Az İ Ya’ NIN ANLAMI

Az İ Ya öncelikle adıyla insanı çeken bir çalışma. Eski Rus alfabesinin ilk harfi ” A ” nın okunuşu olan ve aynı zamanda ”ben” anlamına gelen ”Az” ,
Rus alfabesinin son harfi olan ters ”R” nin okunuşu olan ve yine ben anlamındaki ”Ya” ,
Ortalarında da bunları birleştiren ”ve” anlamındaki ” İ” harfi.
İster ”Ben ve Ben” diye çevirin, ister ”Benden Bana” ; ya da birleşik okuyup yazarın ana hedeflerinden birine ulaşın: AZİYA, yani ASYA!

Yayımlandığında Moskova, Azerbaycan, Estonya, Gürcistan, Ukrayna ve Macar gazeteleri yazmaya başladılar.

Moskova dergilerinde farklı yorumlar çıkmaya başladı. Yayınlarda karalama kampanyası başlattılar.

Amerika Birleşik Devletlerinde yayımlanan ”problemy kommunizma” dergisi 1986 başlarında;

”Gorbaçov’un prestroykası Az İ Ya gibi kitapların hazırladığı Sovyet toplumunun bilincindeki prestroyka’nın sonucudur.
Her gelişmiş toplum tarih içerisinde çift dilli olmuştur. Zaman zaman farklı dil kültürlerinin etkisi altında kalmıştır. Bunda utanılacak bir şey yoktur.
Örnek olarak, Gürcücede beş yüzden çok İran kökenli sözcük vardır.
Bu Gürcü – Fars çift dilliliğinin tartışılmaz bir delilidir.
Rusçadaki Türk kökenli sözcük sayısının da daha az olduğu da düşünülmüyor” diye yazacaktı.

DESTAN

Destan okurun bilgisini, dünya görüşünü yaratıcı yeteneğini ve onun tarihle karşılaşmaya psikolojik olarak hazır olup olmadığını denetleyen kendine özgü bir testtir.
Destan bir turnusol kağıdı gibidir. Okurun durumunu ortaya çıkarır.
Tarihi bir olgunun, metafizik doruklarında dolaşıp nesnel bilgisizliğinin dipsiz uçurumlarına düşerek öznel mantığın salıncağında sallanışını gösterir.
Yaşam tarzın okuduğında kimin görüşünü desteklemek ya da yadsımana bağlı olmamalıdır.

OLJAS SÜLEYMANOV

Daha düne kadar onun adını duymamış, bir eserini okumamış olan ben büyük bir utanç ve eziklik hissettim.
(Az İ Ya nın yanında, biri şiir kitabı olmak üzere iki kitabını daha sipariş ettim ve okudum.)
Bunun nedenleri üzerinde epeyce de düşündüm.
Ülke olarak aynı kökten gelen tüm Türk Dünyası ile kesilmiş, kesilmek için de büyük bir gayret sarf edilmiş kültürel, edebi, sosyal ilişkilerimizin aslında derin ve yok edilemeyecek her ne kadar üstü örtülse de, araya başka kültür ve anlaşılmaz diller sokulsa da, anlaşabileceğimiz, bir ulusu ulus yapan ilk şartın ortak dilimiz olduğu gerçeği ile mutlaka bir yerden baş verip filizlenecek kadar derine ekilmiş bir tohum olduğunu bir kez daha anladım.
Cengiz Aytmatov’u ( Kırgız Yazar) çok iyi biliyor ama Süleymanov’u bilmiyordum.
Süleymanov, Rusça’nın içinde bazı öz Türkçe kelimelerin olduğunu Rusça’nın en azından iki dilli bir dil olduğunu ispatladığından Rus dil bilim insanları ve üst yöneticiler tarafından derhal (Bazıları tarafından dışlanmaya çalışılsa da), akıllıca, önemli görevlerle taltif edilerek çok değerli bir cevher gibi Rus potasında eritilmeye çalışılmasından olabilir mi?

18 Mayıs 1936 da Almatı’da doğmuş.
1962 – 1971 tarihinde kazahstankaya Pravda gazetesinde muhabirlik yapmış.
1971 – 1981 yıllarında Kazakistan yazarlar birliğinin sekreteri, Asya ve Afrika yazarlarıyla ilişkili olan komite başkanlığını yürütmüş.
1994 yılında Kazakistan Cumhuriyeti meclisinde komite başkanlığını yürüttü.
1995 yılından itibaren Kazakistan Cumhuriyeti’nin İtalya’da Yunanistanda, Maltada, Büyük elçi olarak görev yaptı.
2001 den itibaren Unesko Kazakhistan daimi temsilcisi oldu.

Agramaklar, Oljas Süleymanov mecmuası, Kil kitap, Atayurt, Her gün, Sabah, Yuvarlak Yıldız, Yakalar, İki Uzaycı, Fizikçinin Duası gibi Kitaplar yazdı.

Çöl Yolları
Salname mısralarıdır,
Men o çığırları oxuya bilmerem,
Kervanlar ötür,
Göllerde teşbehler koyup gidecek. O. SÜLEYMANOV

KENDİ SÖZLERİYLE

Kazaklar, Sovyetler Birliği’nin en büyük Türk dili konuşan milletidir.
1939 dan sonra 6 milyon’dan 2 milyon Kazak kaldı.
Böyle bir zulme sadece ”koyun” vasıflı millet dayanabilirdi.
Fakat bizler ”AT” Vasıtflı değil miydik?
Yazmak daha çok ilgi toplaya bilir, fakat darbeleri yazmak kanların seller gibi aktıklarını kağıda dökmek ancak kin ve nefreti doğurur.
Böyle bir tarihi oluşturmak demek düşman kazanmak demektir. Böyle bir tarih ancak sokağa atılan insanları yetiştirir, yaratıcı sanatkarları yetiştirmez.
Bizim için barış ve hoşgörü, birlikte yaşama kültürü lazımdır. Toplumun ihtiyacı budur.
Az İ Ya kitabımın en çekici yanı ”İgor Alayları Destanı” nı eleştirmem olmuştur, ben bu destanı hem bir Türk olarak hem de Rus dilini bilen bir vatandaş olarak okudum dolayısı ile Rusça okuduğumuz bir destanı çok farklı anlattıklarını gördüm. Bir çok Türkçe kelimeyi bularak destanın tamamen farklı manalar içerdiğini ispat ettim.
Böylece bu destanı, eski Türk dilini bilen birisinin yazdığını anlatmaya çalıştım, çünkü tek bir dille yazılmamıştı.
Zaten tertemiz bir dili bulmak da güç. Kore dili %75 Çince kelimelerden oluşuyor, Fransızca %25 Arapça. Kelime alış verişi o dilin fakir olduğunu göstermez.
Kültürün temeli şiir ve ezgidir, eğer bunu kabul ediyorsak Türk halklarının şiir ve ezgi konusunda en zengin halklar olduğunu da kabul edeceğiz.
Gidiyor adam,
Gidiyor Sahrada uzun uzun,
Nereye niçin?
Bilmiyoruz biz.
Dağlara gidelim mi Bu pazar?
Bir çay biliyorum suyu boğazdan,
Kuvarsla çevrili çıplak kıyılar,
Düştün mü sürükler seni birazdan.

Çığlık atarsın,
Su serpersin üstüne.. O. Süleymanov

ÖZDENER GÜLERYÜZ

Duru Güleryüz İçin Yazdıklarım; 23 Nisan 2019

Güzel Durucuğum senin için bir şeyler yazabilmek için çok bekledim biliyorum.
Çok şaşkındım, seni çok izledim yazmak için.
Şimdilerde ana sınıfına gidiyorsun ve artık ”ben bebek değilim abla oldum.” diyerek Demir’in sana ”Bebek Duru” demesini kendince protesto ediyorsun.
Geçtiğimiz Mart’ın ikisinde üç yaşını doldurdun Durucuğum.
Annen için Bostanlıda bir mağaza açıldığından tüm gün annenle birlikte değilsin.
Benim kız çocuğum yoktu Durucuğum. O nedenle de seni izlemek ve kız çocuklarının nasıl tavırlar içinde olabileceğini görmek istedim.
Kız çocukları hem kendini sevdirmeyi bilir hem de nazlı olurlar sözünü gerekten de bize gösteriyorsun.
Çok tatlı, neşeli ve de Akıllı bir çocuksun, öğrendiğin şarkıları bize oynayarak ve dans ederek söylemenden ayrıca da konuşmalarındaki güzellik ve zerafetten bunu anlıyoruz.
Ana okulundan seni akşamları almaya genelde her kes işinde olduğundan ben alıyorum şu sıralar.
22 Nisan günü saat dörde doğru okuluna geldiğimde çocukları bahçeye çıkardıklarını gördüm.
Gözlerim seni aradı, arkan dönük olarak başka çocuklarla birlikte bahçedeki salıncağa binmiştin. Beni görmüyordun.
Bir süreliğine seni izledim. Sakindin diğerleri gibi. Bir öğretmen yanına gelip ”deden geldi.” deyince Dönüp baktın bana, iki elimi de yukarıya kaldırıp sana el salladım Durucuğum.
Salıncaktan inip yanıma doğru koştun. Ve bana okulda yaptığınız çalışmalardan biri olan üzeri renkli camlarla kaplı olan Tırtıl’ını verdin.
”Bu senin için” dedin.

Çok sevdim ben o tırtıl’ı eve geldiğimde en görünür biçimde güzel bir yere koydum.
Sonra da arabaya bindik seni bırakmak için eve doğru ilerledik.
Yolda kendi sözünü dinletmek için bana sesini yükselltin.
Ben de ”Ben senden korkuyorum Duru” dedim sana.
”Benden korkmana gerek yok ben abla oldum.” dedin bana,
Bu cevapların ve konuşmaların ayrıca senden ”başımda saç yok, bana saçından verir misin?” dediğimde başından tek tel koparıp bana vermeye çalışman seninle ilgili şimdilik unutulmaz davranışların Durucuğum.
Elbette daha ilerde büyüyüp ilk okul dönemine başladığında sanırım çok daha farklı davranış, söz, tavır ve güzellikler göstereceksin bizlere.
O günleri görmek isteğim ve dileğim çok yüksek inan bana sevgili Durucuğum.
Hem Demir’in hem de senin geleceğinizin parlak ömrünüzün uzun ve güzel olmasını şimdiden çok içten dileklerrimle diliyorum sevgili güzel kızım Durucuğum.
Bu gün 23 Nisan 2019 Büyük Önder Atatürk’ün Çocuklara armağan ettiği Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı.
Tüm çocuklarla birlikte Demir ve Sana da kutlu olsun kızım.
Sevgilerimle Öpüyorum seni.
ÖZDENER GÜLERYÜZ

Caligula Dalgası, Pasif – Agresifler ve ”İF” Şiiri

İnsan yaşamı, gerçekten de biraz futbolu andırıyor mu sizce de? Çalım yiyen, diğerine mutlaka tekme atmak zorunda mı yaşamda? Durmadan bir birimizi dirsekleyip çelme takıp duruyor muyuz? Açıklarımızı mı arıyoruz?
Paracıklarımızı, katlarımızı, villalarımızı bu tarafta bırakmanın zamanı gelip de çırılçıplak, bir son düdük ile diğer tarafa gideceğimizi unutarak mı yaşıyoruz?
Dostluklarımızın altında iktidarımızı sürdürmenin manevraları mı yatıyor?
Kendimize ve herkese hileler yaparak mı yaşıyoruz?
Farkında mıyız her şeyi bilen, hep haklı olan kişilerin çok sıkıcı olduğunun?
Yaşamlarımız, ekranlar karşısında, orada tartışan yönlendirilmiş savaşçıların bir birlerini lafla tepeliyor olmasından etkilenerek, dinlemeyen insanlardan oluşan kalabalıklar içine mi çekiliyor?
Negatif duruşlarımız, hepimizin puslu bilinçlerimizi daha da bulandırıyor olabilir mi?
Bilinçlenmeyip çok bilmiş mi oluyoruz?
Ardı ardına sıraladığım bu sorular sizi ne derecede rahatsız etti? Adorno’nun ( Alman felsefeci, toplum bilimci) çok bilinen veciz sözünü bilirsiniz belki de;
” Yanlış hayat doğru yaşanmaz”

PSİKO – PATOLOJİ
Kendisini Dünyanın efendisi sanan bir insan bir sabah kalkıp bir laf ettiğinde, twitlediğinde insanları umutlandırıp, Akşam yemeğinden sonra da bir başka laf edince, Dünyada kasvet havası estirebiliyor.
Tarihte örnekleri de çoktur. Düpedüz ”Caligula Dalgası” yaşıyoruz. Bol miktarda örnek var Dünyada.
İnsanlar bunlara itibar da ediyor. Örneklere bakılınca güç arzusu megaloman düzeyde.
Bu güç arzusundan kopmamak için şizofrenik bir pratik sergiler insan uzamanlara göre.
Bu ”Caligula’’ taifesinden nükleer eylem dahil her saçmalığı beklemek gerek. Sizce deneyen olur mu?
Olayı biraz Dünya liderlerinden daha kendimize doğru çevirdiğimizde, kendimize en yakın bulduğumuz bilgi ve kültür düzeyini önemsediğimiz bazı insanların dahi, -geçmişinde ciddi yetki kullanmış, görevi gereği itaat edilip önünde saygı duruşunda durulduğu gibi durulmuş, hatta bekli de emrine topuk selamı ile selam durulmuş insanların,- emekliliklerinde, hayata uyum sağlayamadıklarını hayretler içinde görmüş ve yaşamış ve de yaşıyor olabilirsiniz.
Onlar gerçekten de geçmişlerinde yaşayıp şimdiki hayatlarında insanlara tahakküm kurmaya, söylediklerinin dikkatle dinlenip yerine getirilmesine ”Caligula Dalgası” nın devam etmesine özen gösterirler ve sizden arkadaşlıkları karşılığında mutlak itaat isterler.
Bunun için komşunuza, arkadaşınıza, size tanıştırılan kişilere dikkat edin geçmişinde böyle bir durum varsa sizi tahakkümü altına almak isteyecektir. Uymaz iseniz Mobbing uygulamaya da hazırdırlar. Onlar hayatlarınıza bazen emekliliklerinde (sizin de) girerler. Bezen de, aktif çalışma hayatınızı kabusa çevirirler.

Rahmetli Teyzem sürekli tekrarladığı bir cümle ile beni kızdırmaya çalışırdı. Benim kızacağımı karşı çıkacağımı bildiğinden özellikle de benim bulunduğum ortamda meşhur cümlesini tekrarlardı. Onunla adeta kavga düzeyinde tartışır ve cümlesine şiddetle karşı çıkardım.
O zamanlar Mühendislik okuyan bir öğrenciydim.
Zaman beni haklı çıkarmadı. İçimi acıtmıştır hatırladıkça. Bana göre yanlış olması gereken, ancak özünde hep doğru olan ve hayatınızda karşılaştığınız olaylar ve insanlar karşısında doğruluğunu kabullenmek zorunda kaldığınız cümle;

‘’Tahsil cehaleti alır, eşeklik baki kalır.’’

Yazarken bile utandım ve üzüldüm. İnanın bana. Siz ne dersiniz?
Bu cümle karşısında şimdilerde başımı eğip sessiz kalıyor ve kendi içime dönüyorum.

****
”Gaius Julius Ceasar Augustus Germanicus, daha çok CALİGULA takma adıyla bilinen 37 – 41 yılları arasında görev yapmış Julio – Claudian Hanedanı mensubu ve Roma İmparatorluğunun üçüncü imparatoru. Aşırı savurganlığı, tuhaflığı, ahlaksızlığı ve acımasızlığıyla tanınır. Despotluğuyla hatırlanır.”

KARŞILAŞMALAR
Tüm yaşamımız boyunca farklı amaçlara hizmet eden insanlarla karşılaşırız, bize bir şeyler öğretirler ya da hiç bir iz bırakmadan hayatımızdan ayrılırlar.
Bazıları sonsuza kadar yanımızda kalmak zorunda kalır,
Bazıları doğrudan ya da dolaylı olarak varlığını hatırlatır, uyanmamızı isterler.
Bazıları hedeflerimizi hatırlatır bize kim olduğumuzu, gerçekten ne istediğimizi.
Bazen büyümemiz gerekir. Buna yardımcı olurlar, yolculuğumuzda rehberlik eder bazı insanlar.
Tek başımıza öğrenemeyeceğimiz şeyleri öğretirler.
Önemsiz ve kısa bir şekilde hayatımıza girenler de vardır hatırlamayız onları.
Çok az, sadece bir kaçı, çok nadir bulunması zor değerli insanlardır.
Yakın dostlarımızdır onlar ailemiz, ruh grubumuzun üyeleri ruh eşimizdir bazıları, kalırlar.
Varlığı bizi hoş ve güvenli hissettiren onları beklerken sabırlı olmamız gereken, er veya geç gelecek olan ve sonsuza kadar kalacak olandır.
Gerçek duygularımızı isteklerimizi onlar hayatımıza girince ifade edebileceğiz.
Eğer ifade ettiğimizde daha fazlasını içimizde veya farkında olmadan bilinç altımızda saklıyorsak bu kez de kızgınlığımız ve sıkıntımız bedenimize yansıyacaktır mutlaka dilin söyleyemediğini beden söyleyecek sonuçta psikolojik problemlerin hayatımıza etkisi farklı şekillerde olacaktır.

Tek yapmamız gereken kudret çamurundan kendimizi kurtarıp sevgi yağmuruna teslim olmamızdır.
Güvende hissetmenin tek yolu budur.
Daha çok para, daha çok kariyer, daha çok iktidar peşinde olursak hayat boyu mutluluğu yakalayamayız.
İyilik tohumu ekilmiştir insanın içine ve insan bunun karşılığını vermek zorunda.

PASİF – AGRESİFLER
Onlar karşısında merakımız artar, suskundurlar, size çekici gelirler onları nasıl mutlu edeceğinizi düşünür durursunuz.
Bir pasif – Agresife maruz kaldıysanız unutmayın tüm insanlar böyle değil. Gayet normal, ne istediğini, ne istemediğini söyleyebilen insanlar da var.
Pasif – Agresifler sizi sinirli hale getirecekler bunun sebebi karşıdan gelen tepkisizlik olacak ne derseniz deyin ne yaparsanız yapın karşınızdaki insandan normal bir tepki alamayacaksınız.
Kendinizi değersiz ve söylediği, yaptığı hiç bir şeyin önemi olmayan bir insan gibi görmeye başlayacaksınız, Değilsiniz.
Karşınızdaki insan Pasif – Agresif bozukluğa sahip ve bunun bir çözümü yok, hastalıklı bir insan ile karşı karşıyasınız, bunu düzeltemezsiniz.

Ortada bir sorun var ise, o sorun çözülür, konuşarak çözülür, kavga ederek çözülür, iyi veya kötü çözülür, ama çözülür. Pasif – Agresif insanlarda ise sorunun ne olduğunu hiç bir zaman bilemezsiniz sürekli tahmin edersiniz.

Çoğunlukla da hiç bir zaman sorunu öğrenemezsiniz, bunu başarsanız da o sorunun çözümü için enerjiniz kalmamıştır. Zaten karşı taraf da çözme taraftarı değildir.

Kendimizi böyle bir durumda – ki uzmanlar buna ‘’ insanlığın kara deliği’’ adını veriyor – olduğunuzu hissediyorsanız koşar adım kaçmanız size mutlu yıllar olarak geri dönecektir.

BİR KİTAP
Çok eskiden, bir arkadaşımın önerisiyle okumaya başladığım ve hayatımdaki önemli değişikliklere neden olan, elimden baş ucumdan ayıramadığım, herkese önerdiğim, ‘’İNSAN MÜHENDİSLİĞİ’’ Kitabında, (Bu konuda yazılmış çok eser var, mutlaka Nüvit Osmay imzalı olan kitap olmalı.) rastlayıp defalarca okuyup çok etkilendiğim, her zaman da okumaktan zevk aldığım, 1907 yılı Nobel Edebiyat ödülü sahibi İngiliz şair ve yazar, Rudyard Kipling’in (30 Aralık 1865 – 18 Ocak 1936) ; ‘’İF’’, ‘’EĞER’’ Şiirinin bizlere bu noktada oldukça yararlı olabileceğini düşünüyorum.

ÖZDENER GÜLERYÜZ