Bir Kaç Cılız Alkış Ve Gülümsemeler

Öylesine, sadece hayal işte, sabah serinliğinde güne sıcak basmadan düşünceler delice akıyor içimden.
Bir topluluğa sesleniyormuşum, bir kaç eski arkadaşımı da çağırmışım çok eski arkadaşlarımı. İlk okul ikinci sınıftaki kız arkadaşım Gülseren,
Meslek lisesinden Şükrü Duman, üniversiteden Naci Yeksan,Çetin Yüzbaşıoğlu, eşim Sıdıka Güleryüz.
Yalnız istiyorum ki Gülseren hala ikiye gitsin, büyümemiş olsun onu orada öyle göreyim.
Şükrü de mezun olup da çalışmaya başladığımızda aldığımız bir örnek pardesü ile gelmiş, hala o yaşta olsun.
Şimdi duymuyorum konuştuklarımı ama konuşuyorum. Ne garip bir yer. Karanlık mı aydınlık mı belli değil.
Gülseren oturduğu koltuktan kalkmış yan boşlukta cebinden çıkardığı tebeşir ile yere çizdiği çizgiler içinde zıplamaya başlıyor. Eskiden beri sever sekseği.
Konuşuyorum, sanki bana bir ödül mü vermişler de sonra da iki laf edeyim diye oraya çıkarmışlar galiba.
Birkaç yazar çizer, şair ve diğer misafirler. Şu arkalardaki kadın ne kadar da anneme benziyor.

Şiirler yazmışım. Tebrikler, tebrikler.

Aman Tanrım! Yaşar Aksoy mu o? ”Yürekler Selanik, Hasan Tahsin” kitabını bir solukta okudum. Çok şey öğretti bana.

Birkaç cılız alkış ve gülümsemeler.

Şurada oturanlar da Karsav korosundan arkadaşlar mı? Ne güzel onlar da gelmiş.

Bir zil sesi var ama bu zilden çok, dan! Dan! vuran Bir şey.
Karkamıştaki ilk okulun çağrı ziline benziyor. Bir demir parçası ile vururlardı ona. Sıra ile sınıfa giderdik iki A sınıfına koşar, aşınmış sıralara tünerdik.

GÜLSEREN

Gülseren hala sek sek oynuyor. Yalnız bir ara çizgiye bastı. Şimdi ona bakamam. Siyah önlük mü var üzerinde? saçına da beyaz kurdele takmış ama düşmek üzere seslensem mi?

Yan tarafta biraz loş bir yer var orada babam, halam ve mükerrem ablam var alkışlıyorlar. Duru da onlara bakıyor.
Gülüyor Duru.
Demir, üçüncü sınıfa geçmiş bu yıl daha bir akıllanmış, yanda oturuyor.

Şiirler mi yazmışım ben.

Birisi geliyor. Susmuşum şimdi. Bir kağıt var elinde bana verecekmiş.

O sırada Gülseren tek ayak zıplamayı bırakıp bu tarafa bakıyor. Saçındaki beyaz kurdele az ilerde yere düşmüş. Sonra eğilip onu alıyor bana doğru sallıyor. Gülümsediğinde ise bembeyaz dişleri görünüyor ilerden.

Tebrikler, tebrikler kutlarız.

Şiirler yazmışım. Hatta isim bile vermişim dosyama,

”Kiraz Çiçeği Fazla Beklemez”

Gülseren eğilip olduğu yerden tebriklerini yolluyor.
Kabul ediyorum.
Sadece büyümemiş olsun hala ikiye gitsin istiyorum.

BİRDEN

Birden bir tren görüyorum kardeşlerim, annem ben belli ki gidiyoruz buralardan.
Eşyalarımız da varmış arkada kara vagonda kedimizi de oraya koymuşuz.
Babam ciğer almış ona.
Geldiğimiz yer çok soğuk karlı bir yer.
Kedimiz trenden kaçmış ciğer kurumuş yememiş.
Artık kedimiz yok.

Gülseren zıplıyor ama o geldiğimiz yerde kalmamış mıydı?
Dur karıştırmayalım.
İki laf etmem için çağrılmışım.

Alkışlar, alkışlar, tebrikler.

KARSAV

Karsav korosu şimdi sahneye çıkıp Hicazkardan dem vuracakmış.
E güzel.
Ama Turhan Pınar Hoca ortada yok.
İlla ki beyaz ceketini giysin.
Ön sıralarda bir koltukta Karsav Başkanı Ahmet Diker.

Karsav korosunun sazendeleri ellerinde sazları, Udi Cemalettin bey,
Kemancı Hülya Şimşek, Udi Attila Güler, Ritmci Turgay Dizdaroğlu, Notasız, duyduğunu mükemmel çalan adam, kemancı Olgun Fetil, Nesrin Börühan hanım.

Hicazkarda donanım, koma bemol si, bakiyye bemollü mi ve la, bakiyye bemollü fa diyezden, bembeyaz ceketiyle ayakta olan, Turhan Hoca’nın işaretiyle, oturdukları yerden bir anda şarkıya girip herkesi kendilerine baktırıyorlar.

Sazendeler ve Tüm koristler döktürüyor şimdi.

”Bahar geldi gül açıldı, aşka geldi bülbül şimdi.”

Az sonra da bir ara taksim Attila Gülerden, Kürdilihicazkar. Belki ikna ederseniz sözleri bana ait bir şarkıya girer, Aytül Sarıbay hanım.

”Gel son defa, ezgilerle dalgalan, ezgilerle dalgalan.
Dalgın, uzun bak yüzüme,
Dinle, sessizce yükselen feryadımı, içimden gözlerime.”

Alllkışşş.. Tebrikler tebrikler.

Bunu bir de sezon başında T.C. Hüsnü Mühürcüoğlu’ndan dinlesek iyi olur.

Gülseren ritme uygun sekseğe devam ediyor hala ikide o.

Şimdi tebrikleri kabul ediyorum. Tebrikler tebrikler, hala meraktayım ne yaptım ben? Buraya neden geldim? Şiir mi?

AFYON KARAHİSAR

Soğukta okula giderken ellerim çivi gibi oldu kardeşlerim de yanımda eve geri acil dönme kararı aldık.
Döndük eve, ”hava çok soğuk okula gitmeyeceğiz” dedik. annemiz geri kovaladı bizi;

”Çabbbuk Okula!” dedi. Kuzu kuzu, dona dona okula gittik, ellerimiz ısınana kadar ağladık.

Afyon Atatürk ilk olkulu üç A, öğretmen Akife hanım ”Arkadaşınız Karkamıştan geldi aramıza katıldı” gibi benzer cümleler kuruyor.
Gidip bir sıraya çöküyorum gözlerim ıslak, umurumda değil.
Kardeşlerim ne yaptılar acaba?

Hala karşımda oturan insanlara sesleniyorum. Ne Bitmez cümlelerim varmış.

Alkışlar alkışlar, tebrikler.

Şurada orta sıralarda oturanlar, defterleri, kalemleri olmayan çalışkan ve yönlendirile bilir, birlikte sorunsuz çalışıla bilir, ipleri çekile bilir Holliwood Yıldızları mı? Ne güzel onlar da gelmiş.

Ben onları nasıl poh pohlıcam şimdi?

Şiirler yazmışım ben, uzun kısa şiirler.
Ağlak bazen, Bazen muğlak, Güleç, bazen de umutsuz.
Ödül veriyorlarmış bana.
Gülseren hala seksek oynuyor.
Başından düşmüş beyaz kurdelesi yerde.

”Kara hisar kalesi yıkılır gelir,
Kahkülü boynuna dökülür gelir, dökülür gelir.
Yayladan gel allı gelin yayladan,
Kesme ümidini kadir mevladan.” (Afyon Türküsü)

ŞÜKRÜ DUMAN VE BEN

Şükrü de, ben de mezun olmuşuz, para kazanınca siyah, bir örnek pardesülerimizi almamıza az kalmış.
Dur bir sınava girelim, omuzu parlak fabrika komutanı bizi bir sınav yapsın, ”Hiç biriniz gavur parasıyla on para etmezsiniz.” desin.

Daha demedi, ama diyecekkkk.

Şu karşı motor postasında çalışan adam kaçak sigara satıyor.
Alacağım ondan Dunhill sigaramı.
Şükrü başka iş yerinde çalışıyor.
Onunla akşamları iş çıkışında o yorgunluğun üzerine kahvehanede görüşüyoruz.
Ortak sınıf arkadaşımız Tufan Bıdık burada benimle.
Hava çok soğuk Akü şarj postasında sabah. Yağlı, boydan iş tulumları yanda Tufan Bıdık ısınmak için yerinde zıplıyor. 500. İstihkam ana tamir de geceleri Dunhill içip cebinde yassı konyak şişesi ve çukulata taşıyan kocca adamlarız boru mu?
Meslek lisesi mezunuyuz, omuzu parlak yarbay bizi sınav yapıyor.
Karşısına ayakta yirmi meslek lisesi mezununu dikmiş sıra ile soru soruyor omuzu parlak yarbay.
Hiç birimiz sorduğu garip soruları bilemiyoruz.
Kazık kadar olmuşuz zaman gelmiş atlayacağız hayatın kollarına ancak bir sorun var.
Başım ağrıyor sorgulamaktan.
Nedendir ki bu omuzu parlak yarbayın bize sorduğu sorular ile bizim okulda öğrendiğimiz bilgiler arasında en küçük bir bağ yok, yok yok.
Ama hayret, omuzu parlak yarbay hiç bir soruyu bilemememize rağmen hepimizi de işe alıyor.

”Ağbi bizi neden işe aldın ki hiç bir sorunu bilemedik” bile diyemiyoruz.

Gülseren hala çizgiler arasında zıplıyor. Gidip yerden şu kurdelesini alıp başına bağlasam iyi olacak.

Ödül alıyormuşum ben Şiirlerimden.

Alllkışşşşş..

O ZAMANLAR

O zamanlar, uzun saç ve favori modası var.
Askeri fabrikada bunlar yasak.
Denetleyip uyarıyorlar.
Ne demişler ”Yasaklar delinmek içindir.” ve biz çok cesuruz.
Her gün uyarı alıyoruz. Umurumuzda değil.
Omuzu parlak Yarbay gelse hikaye.
Favorileri, saçları uzatıyoruz.
Sabahları İş bankası’nın yanından askeri fabrikaya çalışanları götürmek üzere askeri ”cemse” ler geliyor.
Sabah fabrikadan on adet çıkan cemselerin en az dördü yolda arıza yapıyor.
O kadar işçiyi altı adet cemseye sıkıştırıyorlar.
İyi de oluyor ısınıyor insanlar. Oturduğumuz yerde bir dizlerimizi, dişliler gibi karşımızdakinin diz arasına sokuyoruz. Karşımızda oturanın da dizini bizim dizlerimiz arasına alıp balık istifi en az yarım saat kırk beş dakika uyuklayarak yol alıyoruz.
O istiften ayrılıp, kopup da işimizin başına gitmek tam ölüm zamanı.
Yarı uyur yarı uyanık soğuğu yüzümüze yiyerek işimizi yapacağımız yere doğru ilerliyoruz.
Yine çok geriye gittim.
Ödülüm nerede? verin artık da gideyim.
Bak birçok arkadaşım gelmiş bana gülümsüyorlar,

Şiirler şiirler, dokunaklı, ağlak, muğlak, uzak, garip şiirler güzel dizeler.

Alllkışşşş..

SABRIN SONU TUFAN DEĞİL, SELAMET

Bak burası çokomelli. Çok inanırım bu öz deyişe. ”Sabırla koruk helva olur” diyen bile var. helva yapmayacağız buradan kaçacağız tünel kazacağız arkadaş.

Tufan Bıdık accaip kaytarırdı. Onun tüneli kendine göreydi.

Dedi ki; ”Oğlum, ben gali üniversite gursuna gitcen, işten ayrılcen akıdeş!

Tufan gidince kendimi yalnız hissettim.

Geceleri Afyon soğuğuna çıkamadım cebimde yassı konyak şişesi ve çukulata taşıyamadım.

Gittim geldim, cemselere bindim dizimi başka dizler arasına koydum yolda uyudum, zaman geçti kiraz çiçekleri açtı, kayısılar da oldu, karpuzlar büyüdü yattığı yerde.

Gün geldi tekrar üniversite sınavı zamanı geldi.
Gittim sınava girdim.
İçimizde garip bir umut, deli, mecburi bir olgunlaşma durumu var gibi gibi.

Alternatif akım jeneratörünü tek başına söküp, bakımını yapma ve tekrar verimli çalıştırma tecrübeleri bile edindim oğlum.

Ama koyduk aklımıza kaçacağız esir kampından.

GÜZ

Güz geldi kışa döndü hava. Yıllardan, bindokuzyüzyetmişüç oğlum.
Eve geldim bir akşam,
Annem postacının üniversite sonuç kağıdını getirdiğini söyledi. Benden önce zarfı açıp bakmış, umutlanmış.
Evet umutlanması gerekecek kadar da puan almışım.
Nasıl oldu bu oğlum? Nerden geldi bunca puan bir yanlışlık olmasın diye yerimde duramadım.
Fırladım, kağıdı cebime koydum ve Tufan Bıdık ile her zaman buluştuğumuz kahveye koştum.
Sonuç kağıdımı Tufan Bıdık’a gösterdim, elbette ona da gelmişti sonuç.
Tufan Bıdık benim puanı görünce gözlerini kapattı önce sonra açtı yüzü düştü.

E Yine Alkışşşş..

YARBAYA KARŞI BİR BEN, BİR ODACI

Tünel kazılmıştı, omuzu parlak Yarbay odacısını gönderip beni çağırmış korktum oğlum.

Odacı önde ben yağlı boydan tulumla ardından, merdivenleri çıktık.
Kapı açıldı, Omuz Parladı.
Girdik odaya Yarbay Gürledi;
”Üniversiteyi kazanmışsın”
Titredim.
”Evet” dedim.
”Tebrik ederim” dedi.
Bu kez sesim çıkmadı.
Dışarı çıktık.
Odacı bana küfretti.
”Allah belagı vesin! adam segi terbik edivedi” dedi.
Uzun favorilerime güvenip yürüdüm.
Gavur parasıyla kaç parayım ben oğlum?
Diye düşünerek..

Galiba ödül almışım ben.
Gülseren hala orada zıplıyor.
Yorgun düştü zavallı.
Büyüsün artık o da.

ÖZDENER GÜLERYÜZ

Az İ Ya ”Benden Bana” Oljas Süleymanov

Kazak şair ve kanaat önderi Oljas Süleymanov’un yazmış olduğu Az İ Ya Kitabını okurken çok değişik, derin duygulara kapıldım.
Kitabın kapsadığı içerikten daha çok yazarın kimliği ve başarıları, ayrıca da bu kitapla ne demek istediği üzerinde yoğunlaştım. Her sayfasında yazarın anlatmak istediğini tam olarak anlatabilmek için Rusça paragraflar ve altında Türkçe açıklamaları, açıklamalarının içinde de bazı Türkçe kelimelerin Kazakça anlamları da bulunuyordu.
İlk kez bu tür bir kitap okuyordum tahmin edebileceğiniz gibi çok yorucu bir okuma şekli idi.
İçinde bulunduğum zorluğu bana Az İ Ya yı okumamı öneren Azerbaycan Türkü arkadaşım değerli Aghayeva Samire, bunu anlamış olacak ki, bir iki gün sonra çevirmenin önsözü ve yazarın hayatıyla ilgili on iki sayfalık Türkçe bir metin gönderdi. Bu Türkçe metni bir solukta okudum ve asıl gerçek o zaman ortaya çıktı.

Aslında kitap, Rusya fedarasyonunda üzerinde en çok çalışılan,
incelenen ve bilinen destanların başında gelen ”İgor Alayları Destanı” nın 11. yy da aynı topraklarda yaşayan iki halkın (Rus – Türk) Çift dilli destanı olduğunu gösterecek kanıtlar ileri sürüyordu.
Destan uzmanı Rus bilim adamlarından ulusal bakış açısından eleştriler gelmesine karşın, bilimsel anlamda bir karşıt görüş yayımlanmamış ve daha çok görmezden gelinmiştir.

5 – 12. yüzyıllarda o coğrafyada neler olup bittiği konusunda ne yazık ki Türkiyede de yeterli çalışma yoktur.

Gerek bizde gerekse Rusyada ve gerekse Orta Asya Cumhuriyetlerinde üç niteliğe birden sahip Slavist, Türkolog – Tarihçi bilim adamı sayısının az olması, bu eksikliğin en önemli nedenlerinden birisidir.

Oljas Süleymanov’un İgor Alayları Destanı çalışması Türk – Rus ilişkilerinin yalnızca savaş tarihinden ibaret olmadığını göstermeye çalışan bir ilk çalışmadır.

Az İ Ya’ NIN ANLAMI

Az İ Ya öncelikle adıyla insanı çeken bir çalışma. Eski Rus alfabesinin ilk harfi ” A ” nın okunuşu olan ve aynı zamanda ”ben” anlamına gelen ”Az” ,
Rus alfabesinin son harfi olan ters ”R” nin okunuşu olan ve yine ben anlamındaki ”Ya” ,
Ortalarında da bunları birleştiren ”ve” anlamındaki ” İ” harfi.
İster ”Ben ve Ben” diye çevirin, ister ”Benden Bana” ; ya da birleşik okuyup yazarın ana hedeflerinden birine ulaşın: AZİYA, yani ASYA!

Yayımlandığında Moskova, Azerbaycan, Estonya, Gürcistan, Ukrayna ve Macar gazeteleri yazmaya başladılar.

Moskova dergilerinde farklı yorumlar çıkmaya başladı. Yayınlarda karalama kampanyası başlattılar.

Amerika Birleşik Devletlerinde yayımlanan ”problemy kommunizma” dergisi 1986 başlarında;

”Gorbaçov’un prestroykası Az İ Ya gibi kitapların hazırladığı Sovyet toplumunun bilincindeki prestroyka’nın sonucudur.
Her gelişmiş toplum tarih içerisinde çift dilli olmuştur. Zaman zaman farklı dil kültürlerinin etkisi altında kalmıştır. Bunda utanılacak bir şey yoktur.
Örnek olarak, Gürcücede beş yüzden çok İran kökenli sözcük vardır.
Bu Gürcü – Fars çift dilliliğinin tartışılmaz bir delilidir.
Rusçadaki Türk kökenli sözcük sayısının da daha az olduğu da düşünülmüyor” diye yazacaktı.

DESTAN

Destan okurun bilgisini, dünya görüşünü yaratıcı yeteneğini ve onun tarihle karşılaşmaya psikolojik olarak hazır olup olmadığını denetleyen kendine özgü bir testtir.
Destan bir turnusol kağıdı gibidir. Okurun durumunu ortaya çıkarır.
Tarihi bir olgunun, metafizik doruklarında dolaşıp nesnel bilgisizliğinin dipsiz uçurumlarına düşerek öznel mantığın salıncağında sallanışını gösterir.
Yaşam tarzın okuduğında kimin görüşünü desteklemek ya da yadsımana bağlı olmamalıdır.

OLJAS SÜLEYMANOV

Daha düne kadar onun adını duymamış, bir eserini okumamış olan ben büyük bir utanç ve eziklik hissettim.
(Az İ Ya nın yanında, biri şiir kitabı olmak üzere iki kitabını daha sipariş ettim ve okudum.)
Bunun nedenleri üzerinde epeyce de düşündüm.
Ülke olarak aynı kökten gelen tüm Türk Dünyası ile kesilmiş, kesilmek için de büyük bir gayret sarf edilmiş kültürel, edebi, sosyal ilişkilerimizin aslında derin ve yok edilemeyecek her ne kadar üstü örtülse de, araya başka kültür ve anlaşılmaz diller sokulsa da, anlaşabileceğimiz, bir ulusu ulus yapan ilk şartın ortak dilimiz olduğu gerçeği ile mutlaka bir yerden baş verip filizlenecek kadar derine ekilmiş bir tohum olduğunu bir kez daha anladım.
Cengiz Aytmatov’u ( Kırgız Yazar) çok iyi biliyor ama Süleymanov’u bilmiyordum.
Süleymanov, Rusça’nın içinde bazı öz Türkçe kelimelerin olduğunu Rusça’nın en azından iki dilli bir dil olduğunu ispatladığından Rus dil bilim insanları ve üst yöneticiler tarafından derhal (Bazıları tarafından dışlanmaya çalışılsa da), akıllıca, önemli görevlerle taltif edilerek çok değerli bir cevher gibi Rus potasında eritilmeye çalışılmasından olabilir mi?

18 Mayıs 1936 da Almatı’da doğmuş.
1962 – 1971 tarihinde kazahstankaya Pravda gazetesinde muhabirlik yapmış.
1971 – 1981 yıllarında Kazakistan yazarlar birliğinin sekreteri, Asya ve Afrika yazarlarıyla ilişkili olan komite başkanlığını yürütmüş.
1994 yılında Kazakistan Cumhuriyeti meclisinde komite başkanlığını yürüttü.
1995 yılından itibaren Kazakistan Cumhuriyeti’nin İtalya’da Yunanistanda, Maltada, Büyük elçi olarak görev yaptı.
2001 den itibaren Unesko Kazakhistan daimi temsilcisi oldu.

Agramaklar, Oljas Süleymanov mecmuası, Kil kitap, Atayurt, Her gün, Sabah, Yuvarlak Yıldız, Yakalar, İki Uzaycı, Fizikçinin Duası gibi Kitaplar yazdı.

Çöl Yolları
Salname mısralarıdır,
Men o çığırları oxuya bilmerem,
Kervanlar ötür,
Göllerde teşbehler koyup gidecek. O. SÜLEYMANOV

KENDİ SÖZLERİYLE

Kazaklar, Sovyetler Birliği’nin en büyük Türk dili konuşan milletidir.
1939 dan sonra 6 milyon’dan 2 milyon Kazak kaldı.
Böyle bir zulme sadece ”koyun” vasıflı millet dayanabilirdi.
Fakat bizler ”AT” Vasıtflı değil miydik?
Yazmak daha çok ilgi toplaya bilir, fakat darbeleri yazmak kanların seller gibi aktıklarını kağıda dökmek ancak kin ve nefreti doğurur.
Böyle bir tarihi oluşturmak demek düşman kazanmak demektir. Böyle bir tarih ancak sokağa atılan insanları yetiştirir, yaratıcı sanatkarları yetiştirmez.
Bizim için barış ve hoşgörü, birlikte yaşama kültürü lazımdır. Toplumun ihtiyacı budur.
Az İ Ya kitabımın en çekici yanı ”İgor Alayları Destanı” nı eleştirmem olmuştur, ben bu destanı hem bir Türk olarak hem de Rus dilini bilen bir vatandaş olarak okudum dolayısı ile Rusça okuduğumuz bir destanı çok farklı anlattıklarını gördüm. Bir çok Türkçe kelimeyi bularak destanın tamamen farklı manalar içerdiğini ispat ettim.
Böylece bu destanı, eski Türk dilini bilen birisinin yazdığını anlatmaya çalıştım, çünkü tek bir dille yazılmamıştı.
Zaten tertemiz bir dili bulmak da güç. Kore dili %75 Çince kelimelerden oluşuyor, Fransızca %25 Arapça. Kelime alış verişi o dilin fakir olduğunu göstermez.
Kültürün temeli şiir ve ezgidir, eğer bunu kabul ediyorsak Türk halklarının şiir ve ezgi konusunda en zengin halklar olduğunu da kabul edeceğiz.
Gidiyor adam,
Gidiyor Sahrada uzun uzun,
Nereye niçin?
Bilmiyoruz biz.
Dağlara gidelim mi Bu pazar?
Bir çay biliyorum suyu boğazdan,
Kuvarsla çevrili çıplak kıyılar,
Düştün mü sürükler seni birazdan.

Çığlık atarsın,
Su serpersin üstüne.. O. Süleymanov

ÖZDENER GÜLERYÜZ

Duru Güleryüz İçin Yazdıklarım; 23 Nisan 2019

Güzel Durucuğum senin için bir şeyler yazabilmek için çok bekledim biliyorum.
Çok şaşkındım, seni çok izledim yazmak için.
Şimdilerde ana sınıfına gidiyorsun ve artık ”ben bebek değilim abla oldum.” diyerek Demir’in sana ”Bebek Duru” demesini kendince protesto ediyorsun.
Geçtiğimiz Mart’ın ikisinde üç yaşını doldurdun Durucuğum.
Annen için Bostanlıda bir mağaza açıldığından tüm gün annenle birlikte değilsin.
Benim kız çocuğum yoktu Durucuğum. O nedenle de seni izlemek ve kız çocuklarının nasıl tavırlar içinde olabileceğini görmek istedim.
Kız çocukları hem kendini sevdirmeyi bilir hem de nazlı olurlar sözünü gerekten de bize gösteriyorsun.
Çok tatlı, neşeli ve de Akıllı bir çocuksun, öğrendiğin şarkıları bize oynayarak ve dans ederek söylemenden ayrıca da konuşmalarındaki güzellik ve zerafetten bunu anlıyoruz.
Ana okulundan seni akşamları almaya genelde her kes işinde olduğundan ben alıyorum şu sıralar.
22 Nisan günü saat dörde doğru okuluna geldiğimde çocukları bahçeye çıkardıklarını gördüm.
Gözlerim seni aradı, arkan dönük olarak başka çocuklarla birlikte bahçedeki salıncağa binmiştin. Beni görmüyordun.
Bir süreliğine seni izledim. Sakindin diğerleri gibi. Bir öğretmen yanına gelip ”deden geldi.” deyince Dönüp baktın bana, iki elimi de yukarıya kaldırıp sana el salladım Durucuğum.
Salıncaktan inip yanıma doğru koştun. Ve bana okulda yaptığınız çalışmalardan biri olan üzeri renkli camlarla kaplı olan Tırtıl’ını verdin.
”Bu senin için” dedin.

Çok sevdim ben o tırtıl’ı eve geldiğimde en görünür biçimde güzel bir yere koydum.
Sonra da arabaya bindik seni bırakmak için eve doğru ilerledik.
Yolda kendi sözünü dinletmek için bana sesini yükselltin.
Ben de ”Ben senden korkuyorum Duru” dedim sana.
”Benden korkmana gerek yok ben abla oldum.” dedin bana,
Bu cevapların ve konuşmaların ayrıca senden ”başımda saç yok, bana saçından verir misin?” dediğimde başından tek tel koparıp bana vermeye çalışman seninle ilgili şimdilik unutulmaz davranışların Durucuğum.
Elbette daha ilerde büyüyüp ilk okul dönemine başladığında sanırım çok daha farklı davranış, söz, tavır ve güzellikler göstereceksin bizlere.
O günleri görmek isteğim ve dileğim çok yüksek inan bana sevgili Durucuğum.
Hem Demir’in hem de senin geleceğinizin parlak ömrünüzün uzun ve güzel olmasını şimdiden çok içten dileklerrimle diliyorum sevgili güzel kızım Durucuğum.
Bu gün 23 Nisan 2019 Büyük Önder Atatürk’ün Çocuklara armağan ettiği Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı.
Tüm çocuklarla birlikte Demir ve Sana da kutlu olsun kızım.
Sevgilerimle Öpüyorum seni.
ÖZDENER GÜLERYÜZ

Caligula Dalgası, Pasif – Agresifler ve ”İF” Şiiri

İnsan yaşamı, gerçekten de biraz futbolu andırıyor mu sizce de? Çalım yiyen, diğerine mutlaka tekme atmak zorunda mı yaşamda? Durmadan bir birimizi dirsekleyip çelme takıp duruyor muyuz? Açıklarımızı mı arıyoruz?
Paracıklarımızı, katlarımızı, villalarımızı bu tarafta bırakmanın zamanı gelip de çırılçıplak, bir son düdük ile diğer tarafa gideceğimizi unutarak mı yaşıyoruz?
Dostluklarımızın altında iktidarımızı sürdürmenin manevraları mı yatıyor?
Kendimize ve herkese hileler yaparak mı yaşıyoruz?
Farkında mıyız her şeyi bilen, hep haklı olan kişilerin çok sıkıcı olduğunun?
Yaşamlarımız, ekranlar karşısında, orada tartışan yönlendirilmiş savaşçıların bir birlerini lafla tepeliyor olmasından etkilenerek, dinlemeyen insanlardan oluşan kalabalıklar içine mi çekiliyor?
Negatif duruşlarımız, hepimizin puslu bilinçlerimizi daha da bulandırıyor olabilir mi?
Bilinçlenmeyip çok bilmiş mi oluyoruz?
Ardı ardına sıraladığım bu sorular sizi ne derecede rahatsız etti? Adorno’nun ( Alman felsefeci, toplum bilimci) çok bilinen veciz sözünü bilirsiniz belki de;
” Yanlış hayat doğru yaşanmaz”

PSİKO – PATOLOJİ
Kendisini Dünyanın efendisi sanan bir insan bir sabah kalkıp bir laf ettiğinde, twitlediğinde insanları umutlandırıp, Akşam yemeğinden sonra da bir başka laf edince, Dünyada kasvet havası estirebiliyor.
Tarihte örnekleri de çoktur. Düpedüz ”Caligula Dalgası” yaşıyoruz. Bol miktarda örnek var Dünyada.
İnsanlar bunlara itibar da ediyor. Örneklere bakılınca güç arzusu megaloman düzeyde.
Bu güç arzusundan kopmamak için şizofrenik bir pratik sergiler insan uzamanlara göre.
Bu ”Caligula’’ taifesinden nükleer eylem dahil her saçmalığı beklemek gerek. Sizce deneyen olur mu?
Olayı biraz Dünya liderlerinden daha kendimize doğru çevirdiğimizde, kendimize en yakın bulduğumuz bilgi ve kültür düzeyini önemsediğimiz bazı insanların dahi, -geçmişinde ciddi yetki kullanmış, görevi gereği itaat edilip önünde saygı duruşunda durulduğu gibi durulmuş, hatta bekli de emrine topuk selamı ile selam durulmuş insanların,- emekliliklerinde, hayata uyum sağlayamadıklarını hayretler içinde görmüş ve yaşamış ve de yaşıyor olabilirsiniz.
Onlar gerçekten de geçmişlerinde yaşayıp şimdiki hayatlarında insanlara tahakküm kurmaya, söylediklerinin dikkatle dinlenip yerine getirilmesine ”Caligula Dalgası” nın devam etmesine özen gösterirler ve sizden arkadaşlıkları karşılığında mutlak itaat isterler.
Bunun için komşunuza, arkadaşınıza, size tanıştırılan kişilere dikkat edin geçmişinde böyle bir durum varsa sizi tahakkümü altına almak isteyecektir. Uymaz iseniz Mobbing uygulamaya da hazırdırlar. Onlar hayatlarınıza bazen emekliliklerinde (sizin de) girerler. Bezen de, aktif çalışma hayatınızı kabusa çevirirler.

Rahmetli Teyzem sürekli tekrarladığı bir cümle ile beni kızdırmaya çalışırdı. Benim kızacağımı karşı çıkacağımı bildiğinden özellikle de benim bulunduğum ortamda meşhur cümlesini tekrarlardı. Onunla adeta kavga düzeyinde tartışır ve cümlesine şiddetle karşı çıkardım.
O zamanlar Mühendislik okuyan bir öğrenciydim.
Zaman beni haklı çıkarmadı. İçimi acıtmıştır hatırladıkça. Bana göre yanlış olması gereken, ancak özünde hep doğru olan ve hayatınızda karşılaştığınız olaylar ve insanlar karşısında doğruluğunu kabullenmek zorunda kaldığınız cümle;

‘’Tahsil cehaleti alır, eşeklik baki kalır.’’

Yazarken bile utandım ve üzüldüm. İnanın bana. Siz ne dersiniz?
Bu cümle karşısında şimdilerde başımı eğip sessiz kalıyor ve kendi içime dönüyorum.

****
”Gaius Julius Ceasar Augustus Germanicus, daha çok CALİGULA takma adıyla bilinen 37 – 41 yılları arasında görev yapmış Julio – Claudian Hanedanı mensubu ve Roma İmparatorluğunun üçüncü imparatoru. Aşırı savurganlığı, tuhaflığı, ahlaksızlığı ve acımasızlığıyla tanınır. Despotluğuyla hatırlanır.”

KARŞILAŞMALAR
Tüm yaşamımız boyunca farklı amaçlara hizmet eden insanlarla karşılaşırız, bize bir şeyler öğretirler ya da hiç bir iz bırakmadan hayatımızdan ayrılırlar.
Bazıları sonsuza kadar yanımızda kalmak zorunda kalır,
Bazıları doğrudan ya da dolaylı olarak varlığını hatırlatır, uyanmamızı isterler.
Bazıları hedeflerimizi hatırlatır bize kim olduğumuzu, gerçekten ne istediğimizi.
Bazen büyümemiz gerekir. Buna yardımcı olurlar, yolculuğumuzda rehberlik eder bazı insanlar.
Tek başımıza öğrenemeyeceğimiz şeyleri öğretirler.
Önemsiz ve kısa bir şekilde hayatımıza girenler de vardır hatırlamayız onları.
Çok az, sadece bir kaçı, çok nadir bulunması zor değerli insanlardır.
Yakın dostlarımızdır onlar ailemiz, ruh grubumuzun üyeleri ruh eşimizdir bazıları, kalırlar.
Varlığı bizi hoş ve güvenli hissettiren onları beklerken sabırlı olmamız gereken, er veya geç gelecek olan ve sonsuza kadar kalacak olandır.
Gerçek duygularımızı isteklerimizi onlar hayatımıza girince ifade edebileceğiz.
Eğer ifade ettiğimizde daha fazlasını içimizde veya farkında olmadan bilinç altımızda saklıyorsak bu kez de kızgınlığımız ve sıkıntımız bedenimize yansıyacaktır mutlaka dilin söyleyemediğini beden söyleyecek sonuçta psikolojik problemlerin hayatımıza etkisi farklı şekillerde olacaktır.

Tek yapmamız gereken kudret çamurundan kendimizi kurtarıp sevgi yağmuruna teslim olmamızdır.
Güvende hissetmenin tek yolu budur.
Daha çok para, daha çok kariyer, daha çok iktidar peşinde olursak hayat boyu mutluluğu yakalayamayız.
İyilik tohumu ekilmiştir insanın içine ve insan bunun karşılığını vermek zorunda.

PASİF – AGRESİFLER
Onlar karşısında merakımız artar, suskundurlar, size çekici gelirler onları nasıl mutlu edeceğinizi düşünür durursunuz.
Bir pasif – Agresife maruz kaldıysanız unutmayın tüm insanlar böyle değil. Gayet normal, ne istediğini, ne istemediğini söyleyebilen insanlar da var.
Pasif – Agresifler sizi sinirli hale getirecekler bunun sebebi karşıdan gelen tepkisizlik olacak ne derseniz deyin ne yaparsanız yapın karşınızdaki insandan normal bir tepki alamayacaksınız.
Kendinizi değersiz ve söylediği, yaptığı hiç bir şeyin önemi olmayan bir insan gibi görmeye başlayacaksınız, Değilsiniz.
Karşınızdaki insan Pasif – Agresif bozukluğa sahip ve bunun bir çözümü yok, hastalıklı bir insan ile karşı karşıyasınız, bunu düzeltemezsiniz.

Ortada bir sorun var ise, o sorun çözülür, konuşarak çözülür, kavga ederek çözülür, iyi veya kötü çözülür, ama çözülür. Pasif – Agresif insanlarda ise sorunun ne olduğunu hiç bir zaman bilemezsiniz sürekli tahmin edersiniz.

Çoğunlukla da hiç bir zaman sorunu öğrenemezsiniz, bunu başarsanız da o sorunun çözümü için enerjiniz kalmamıştır. Zaten karşı taraf da çözme taraftarı değildir.

Kendimizi böyle bir durumda – ki uzmanlar buna ‘’ insanlığın kara deliği’’ adını veriyor – olduğunuzu hissediyorsanız koşar adım kaçmanız size mutlu yıllar olarak geri dönecektir.

BİR KİTAP
Çok eskiden, bir arkadaşımın önerisiyle okumaya başladığım ve hayatımdaki önemli değişikliklere neden olan, elimden baş ucumdan ayıramadığım, herkese önerdiğim, ‘’İNSAN MÜHENDİSLİĞİ’’ Kitabında, (Bu konuda yazılmış çok eser var, mutlaka Nüvit Osmay imzalı olan kitap olmalı.) rastlayıp defalarca okuyup çok etkilendiğim, her zaman da okumaktan zevk aldığım, 1907 yılı Nobel Edebiyat ödülü sahibi İngiliz şair ve yazar, Rudyard Kipling’in (30 Aralık 1865 – 18 Ocak 1936) ; ‘’İF’’, ‘’EĞER’’ Şiirinin bizlere bu noktada oldukça yararlı olabileceğini düşünüyorum.

ÖZDENER GÜLERYÜZ

Bir Türlü Tanımlayamadığımız Renk: ERGUVAN

Güzellikle beraber çirkinlik de vardır, güzellik görmek güzel yüreklerin işidir. Görmek isteyenler için yeterince ışık, istemeyenler için yeterince karanlık vardır. Blaise Pascal

İstemem artık ışık, rayiha, renk alemini,
Koklamam yosma karanfille, güzel yasemini.
Beni bir lahza müsait bulamaz idlale,
Ne beyaz bakire zambak, ne ateşten lale.
Beklemem fecrini leylaklar açan Nisan’ın
Özlemem vaktini dağ dağ kızaran Erguvanın.
Her sabah başka bahar olsa da ben uslandım,
Uğramam bahçelerin semtine gülden yandım.

Yahya Kemal Beyatlı.

Nasıl tanımlıyorsunuz Erguvan’ı? Adı geçtiğinde aklınıza neler geliyor? Manası, hüzün, utanç, güç ve kibir hatta naz, niyaz, aşk, işve neşe, zerafet ile tarumar..
Hikayesi yüz yıllar boyu sürmüş, mevsimi Bahar, kısacık ömründe ancak Nisan, bilemedin Mayısta rastlarsınız ona.
Bazen lütfedip martın sonunda gelir, az durur, çok görünmez, acelesi vardır, çok nazlıdır.
Onun ardından konuşulur, İstanbullu olduğu düşünülür. Orayı çok sever evet, ama yurdu değildir.
Size tavsiyem, Yeşiller arasında onu da görmek istiyorsanız, Mutlaka işinin ehli, konunun uzmanı, Dünyaca ünlü Türk Seyehat rehberimiz Saffet Emre Tonguç’un Nisan ve Mayıs ayları boyunca düzenlediği boğaz turlarına katılmanız ve o yamaçlardan seyrine doyum olmayan Erguvanları doya doya içinize, boğaz rüzgarıyla birleştirerek çekmenizdir.
Efsaneler köklerini Kenan illerinde bulmuştur Erguvanın. Daha bilimsel kayıtlar ise Akdeniz, Balkanlar ya da Güney Avrupa ve Batı Asya diye söylerler anavatanını.
Ülkemizde Ege, Güney Anadolu, Marmara bölgesinde yayıldığını, en bol en güzel haline eskilerin Nehr – i Aziz dedikleri boğazın iki yanında rastlandığını herkes kabul eder.
Pembe mi dediniz? Ben buna, neredeyse! diye cevap veririm. Değildir pembe.
Hafifçe, belki biraz gizlice Mavi, herhangi bir Mavi de değil ama;
Çivit gibi Mavi.
Bununla da yetinemeyiz tam tanımlama için. Üç – beş rengin daha nüansına ihtiyacımız var.

Şarap kırmızısı, pek az Çivit Mavi, Bolca Beyaz ama Beyazı beyaz kadar açık değil, Siyah kadar koyu değil.
Orta açık tondaki Gri kadar ağarmış, ışıltılı bir renk.
Acemler en doğrusunu yapmış, Erguvan demişler.
Erken Bizans’ta kıymetini muhafaza etmiş. Sonra geç Bizansta.
Bizans’ta İmparator ve soylular kendilerini Erguvan kanlı olarak ifade ederlermiş.
Devlet ortadan kalkmış ama onlar bu rengin sahibi olma iddialarından vaz geçmemişler.
Araplar ‘’Arguvan’’, Farisiler ‘’Ergavan’’ demişler. Türkçede ise ‘’Erguvan’’ olmuş.

ERGUVAN’IN TARİHÇESİ
Mor, Erguvan kelime dizisi o kadar yerleşmiştir ki zihinlere, hatta bu mor rengi ile ilgili efsaneler, destanlar vardır.
Bazı Hristiyan inanışlarına göre meşhur ‘’Son Akşam Yemeği’’ nden sonra Hz İsa’yı otuz gümüş karşılığında meclise bildirerek ona ihanet eden ve pişman olan havarisi Yahuda’nın kendisini bu ağaca astığı bilinir. Efsaneye göre bu olaydan sonra, önceleri beyaz olan Erguvan çiçekleri utançtan ya da kandan kırmızıya dönüşür.

Bu nedenle Erguvan ağacının İngilizcedeki adı Judas Tree (Yahuda’nın Ağacı) dir.
Erguvan çiçeklerinin Hz. İsa’nın gözyaşlarını temsil ettiği de dillendirilen Erguvan, böylece utancın, ve Hicran’ın rengi ve sembolüdür.
Roma İmparatorluğu döneminde Erguvan rengi, kararlılığın, gücün ve imparatorluğun rengiymiş. Erguvan rengi doğal yollarla üretilebilecek en zor renk olduğu için sadece asiller giyermiş.
İmparator dışında kimsenin mor pelerini yokmuş. Osmanlı’da ise Erguvan mor’u Hürrem Sultan’ın sevdiği renk olarak bilinir. O dönemde sarayda bu renkteki keselerin, açamıyacağı kapı yokmuş diye söylenir.
Geriye dönüp baktığımızda altı asırdır Bursa’da Erguvan bayramı kutlanırmış. 14. Yüz yılda Bursa’da yaşayan ve Osmanlı Sultanı Yıldırım Bayazıt’ın damadı Emir Sultan barışın ve hoşgörü’nün simgesi Erguvanların açıldığı dönem, bir hafta Erguvan Faslı adında şenlikler düzenlermiş. Ülkenin pek çok yerinden katılan olur ve şehrin ekonomik ve sosyal hayatı canlanırmış. O zamanlar Marmara Denizi etrafında öylesine bol Erguvan ağaçları bulunurmuş ki Bursa denilince akla Erguvan gelirmiş.

Işık ağacı diye de anılır. Latince ismi Cercis Siliquastrum, ailesi Leguminosae ya da Fabacea sülalesi ise bizde baklagillere tekabül eden Fabales’tir. Manolya ağacıyla akraba olduğu söylenir.
Kabukları koyu yeşil, alt düzeyi mavimsi yeşil ve pürüzlüdür. Dondan etkilenir. Ona göre de baharda çiçeklerini ne kadar süre sergileyeceğine karar verir. Nazik bilin siz onu. Soğuk rüzgarlardan haz etmez. Üşür, zarar görür, sonra mutlaka bol güneş görmek ister.

Boş versene sen, niye beklemeli?
Sıktı artık bu kent beni.
Çekip gitmeliyim, hiç düşünmeden
Bulmalıyım aradığım o yeri.
Şiirmiş, bilgelikmiş her neyse.
Ne varsa benden, kalsın geride.
Kalsın o yalanlar, o yalan ilişkiler de,
Ve ölümler ki sevdanın ikiz doğurduğu,
Yetsin, taşımak istemiyorum hiçbirini yedeğimde.
Nerdesin ey benim her gün yeniden doğan oğlum?
Sevginin çoğul oğlu.
Senin ülkende yalnız bütün özlemler,
Bilirim yalnız orda, içtenlik, erinç, coşku,
Bayrağındaki bir tek çiçekli dalla,
Orada uçsuz bucaksız,
Olanca görkemiyle bir Erguvan imparatorluğu.

Edip Cansever.

Düşün onun peşine, siz onu ararken o çoktan gitmiş de olabilir. Son faslına yetişin bu şehrayin’in ( şenliğin ) kalmasın vuslat bir başka bahara.

ÖZDENER GÜLERYÜZ

Alman Ekolü İçinde Komünist Masal ve Nazilli Basması

1974 Yazı sonunda, Ege Üniversitesi Mühendislik Fakültesi, Tekstil Mühendisliği Bölümü hazırlık sınıfından birinci sınıfa geçtiğimde, Tekstil Mühendisliği Bölümü’nün Türk – Alman Hükümetleri iş birliği çerçevesinde, okulun mimarisinden, öğrenim sistemine, okula alınacak öğrenci kaynaklarından, bu öğrencilerin göreceği staj yerleri ve farklılıkların giderilmesi sürecinde yapılacaklara, hatta hocalarına kadar Türk hükümetine Almanlar tarafından değişik bir sistemin adeta dayatıldığını fark ettim..

KAPALI YOLLAR BU DENLİ Mİ AÇILIR?
Derslerin teorik kısımları anlatılırken Almanya’dan gönderilmiş genç yaştaki profesörlerin dersleri Almanca anlattığını, yanlarında derse giren Türk asistanların ise dersi Türkçeye çevirdiğini ve bize anlattığını hatırlıyorum.
O yıllardaki üniversite seçme yerleştirme puanlama sistemine göre ”Ön kayıt” diye bir şey vardı..
Kulağımızı radyoya dayar belli saatlerde yayınlanan hangi okulun kaç puanla ön kayıt yaptığını anlar elimizdeki puanımıza göre yolumuzu belirlerdik.
Ön kayıt, kesin olmayan kayıttı. Mühendislik bölümleri çerçevesinde kaydınızı birden fazla bölüme yaptırır, en son kararınıza göre bölümünüzü belirlerdiniz.
Buca Makine Mühendisliğine ön kayıt yaptırmama rağmen, sonradan Türkiye’de çok yeni olan ve yıldız gibi parlayan Bornova’daki Ege Üniversitesi, Tekstil Mühendisliğinde karar kıldım. (1973)
Ege Üniversitesi Kampüsü o yıllarda çok geniş, zeytin ağaçlarıyla kaplı, çok eski bir kaç fakülte dışında içinde bina olmayan toplamda on bin öğrencisi olan bir kampüstü.
Afyon Endüstri Meslek Lisesi Elektrik bölümü mezunu olarak üstelik de ilk yıl üniversiteyi kazanamamış birisi olarak Elektrik Mühendisi olmak isterken, birden kendimi Tekstil Mühendisliğinin, Alman Mimarisi ile inşa edilmiş, Alman Profesörlerin ders anlattığı sadece rüyalarımda okuduğumu görebileceğim bir okulun kapısında bulmamı, hayatımda bir – iki kez yüzüme gülen ama güldüğünde çok büyük gülen şansımın bir oyunu olarak değerlendiririm şimdilerde.
Bir de şans içinde şans var; Alman hükümetinin o yıllarda bizimkilerin uygulamaya koymayı dahi düşünemeyecekleri, alınacak öğrencilerin yarısının, yani 40 öğrenciden 20 sinin meslek lisesi mezunu olmasını istemeleridir.
İşte bu 20 öğrencinin içinde olmak gerçekten de katmerli şans denilebilecek bir durumdu benim için.
Açılması imkansız olan kapılar birer birer önümde açılıyor ve güvenle ilerliyordum.

TEKSTİL MÜHENDİSLİĞİ BÖLÜMÜ MÜ? TEKSTİL FAKÜLTESİ Mİ?
Okulumuza ait büyük arazinin yarısını kaplayan uygulamalı pilot tekstil fabrikası ise, öğrencilerin teorik dersler yanında, uygulamalı olarak görüp anlayacakları değişik bölümler için gerekli makinalar ile donatılmış, ne zaman isterlerse gidip denemeler yapabilecekleri fabrikadır. Burayı da Almanlar öğrenim binasına ek olarak kurmayı ihmal etmemiş, gerekli teknik kadroyu da Türkiye’ye göndermişlerdir. Bu teknik kadronun eğitip yetiştireceği genç teknisyen kadroları da yanlarına Türk elemanlardan alınmıştır.
Kısa bir süre bu pilot fabrikada staj yaptıktan sonra asıl bombayı patlattı Almanlar;
Tüm öğrenciler Ege bölgesi dahilindeki fabrikalarda gerçek stajlarını yapacaklar yaz dönemini boş geçirmeyip çalışacaklar ve yeni öğrenim yılı başladığında yapılacak sınavda başarılı olanlar birinci sınıfa devam edebileceklerdir.
Sistem derhal uygulamaya konuldu.
Fabrika isimlerinin yazılı olduğu torbadan kendi ellerimizle gideceğimiz yerin ve Fabrikanın adını çektik.
Benim çektiğim kağıtta, altı arkadaşımla birlikte gideceğim ve gidip gördüğümde ağzımın açık kaldığı Türkiye’nin dev Komünist Masalı, Dahi Atatürk’ün vefatından önce bizzat kendisi gidip elleriyle açtığı Sümerbank NAZİLLİ BASMA SANAYİ MÜESSESESİ Yazıyordu.
Bu anlattıklarıma baktığınızda Almanların kurduğu ve sistem getirdiği okulu ve pilot fabrikası ile gerçek bir tesis olan, o yıllarda Mühendislik Fakültesine bağlı, kendi içinde farklı bölüm ve branşları da olan,Tekstil Mühendisliği Bölümü, sizce de başlı başına Fakülte Özelliği taşımıyor mu?

SÜMERBANK NAZİLLİ BASMA SANAYİ MÜESSESESİ.
Yıl 1974, Stajyer, Ziya Ak (1978) ile birlikte, Yukarı Nazilli’den özel peronu olan ve fabrika işçileri için özel yapılmış, rayları fabrika içine kadar döşenmiş Halk arasında GIDI GIDI denilen, mini trene bindik. Aşağı Nazillide olan fabrikaya gitmek için trenimizin hareketini bekliyoruz. Aramızda şakalaşıp konuşurken zaman geçmiş, tren gitmiş, bindiğimiz en arka vagon trene bağlı olmadığından orada kalmıştık. Gıdı Gıdı ile yakından tanışmamız böyle oldu.
Stajımızı ciddiye alıyor, her gördüğümüzü yazıyor, makinaların çalışma prensipleri, kinematik şemalarını çiziyor, Ustalara, İşçilere sorular soruyor, revizyona açılan makinaların hangi prensiplerle revizyona alındığını dikkatlice anlamaya çalışıyorduk.
Stajyerlere verilen bir çalışma odasında ayrıca okul tarafından verilen her gün yaptıklarımızın not edildiği bir staj günlüğüne de ayrıca notlar alıyorduk. Okula staj sonunda kendi çalışmamızın son ürünü olarak da nerdeyse her bilgiyi yazıp, çizip şekillendirerek içine koyduğumuz bir klasörü de diğer yandan hazırlamanın telaşı içindeydik.
Kuruluşunun üzerinden otuz yedi yıl geçmiş, ( O gün için) Türk Tekstil sektörüne damgasını vurmuş ve efsane olmuş bir müessesenin, bizleri de gövdesine alarak nefes alışını hissediyorduk.
Sosyal tesisleri, bize tahsis edilen misafirhanedeki, birkaç arkadaşla paylaştığımız odamız, memur işçi yemekhaneleri, bahçeli, fabrika içinde ve dışında çok yakında olan müdür ve işçi lojmanları, ilişkiler, hiyerarşik tertip ve düzeni ile bizi de içine çekiyor, Bir Devlet fabrikasının işleyişini deneyimletiyordu.
İşçi kıyafetlerini giyip, Harman Hallaç bölümünde bazı iş güvenliği tedbirleri alınarak, ağzımızı ve burnumuzu kapatan maskelerle makinalara pamukların nasıl beslenmesi gerektiği ile ilgili çalışmalara başladık.
Bir anda kendimizi, öğrenci sanırken fabrikanın iplik üretim kısmında makinalara pamuk atarken bulduk.
Yüzümüze, gözümüze, üstümüze pamuk lifleri yapışırken, halimize bakıp şakalaşmayı ihmal etmeden.
Zaman geldi Revizyon ekibiyle İplik, Dokuma makinalarının revizyonunda bulunduk, makine sökülüp parçalar temizlenip, yenilenip tekrar toplanırken izledik, onlara yardım ettik.
Biraz boş kalıp kendimizi serbest hissetiğimizde, fabrikanın sineması, Spor salonu, lokali gibi yerlerde zaman geçirdik.
1974 Dünya kupasının tüm maçlarını, Tüm işçi ve memur ailelerinin birlikte gelip oturdukları güzel zamanlar geçirdikleri özenle ağaçlandırlıp, çiçeklendirilmiş, çay bahçesinde, onlarla birlikte izledik.
1974 Kıbrıs Barış harekatında, fabrikanın en yüksekteki camlarını karartma için koyu lacivert rengi boya ile bize boyattılar. Çok zevkliydi.
Diğer yandan bize göre o zamanlarda çok büyük gelen, marangozhane, dökümhane, torna ve diğer atelyelerde hayretler içinde neler olup bittiğiyle ilgili inanılmaz deneyimlerde bulunduk.

İŞTE SİZE BİR KOMÜNİST MASAL
Türk – Sovyet ortak yapımı olan fabrikanın, makine ve sistemlerinin Sovyetlerden alındığını, kuruluş aşamasında 100’ün üzerinde mühendis ve montörün Sovyetlerden geldiğini, 1935 de yapımına başlandığını, 1937 de açıldığını,( Kendi elleriyle, Dahi Atatürk tarafından.) Bina ve makinalarının 8 Milyon liraya mal olduğunu öğrendiğimiz zaman, her noktasına bakışımız daha bir farklılaştı.
Böyle bir fabrikanın Sosyalist ülkeler dahil, dünyada örneğinin görülmemiş bir ‘’sosyal’’ niteliği olduğunu,
1930′ lar dünyasında, bir benzerine daha rastlanmayacak kadar özgün ‘’Sosyokültürel’’ ekonomi projesi olduğunu,
Kadının ön plana çıkmasının, balo, dans, ve partilerle yüksek seviyede gerçekleşmiş olması,
Sümer halk evinde bilinçlendirilmiş fabrika işçilerinin oyunlar sergiliyor olması,
Çalışanlar arasından kurulan müzik grubunun, klasik müzik, Türk Müziği gibi dallarda seslendirmeler yapması ve Nazilli, Aydın, Denizli’de konserler vermesi,
Sümer spor Kulübünün Lacivert – Beyaz renkleriyle Futbol, Basketbol, Atletizm, Voleybol, Bisiklet, Güreş, Yüzme, Boks, branşlarında faaliyet göstermesi.
Fabrikanın 40 yataklı hastane, eczane ve laboratuvar kurarak halk sağlığı ile yakından ilgilenmesi.
İşçi radyosu kurulması, işçi çocukları için 26 yatak ve 40 mevcutlu kreş kurulması.
Ar – Ge bölümünde, fabrikada kullanılacak kaliteli ham madde yetiştirilmesi için, 200 adet modern tohum ekme makinasının alınması.
Elektrik ve Su Santrallerinin kurulması, hem fabrikanın hem de Nazilli kentinin Elektrik ihtiyacının bünyesindeki santral ile sağlanmış olması.
Bütün bu yazdığım alt ve üst yapı tesislerinin meydana çıkabilmesi için Sovyetlere para değil de sadece bölgenin narenciyesi ile ödeme yapılmış olması.
Öncelikle Türk Devletinin başında gerçek bir dahi’nin bulunduğunu, sonra da ortaya çıkan eserin, gerçek bir Komünist Masal olduğunu gösterir.
1974 yılının Eylül ayı sonunda Fabrika stajımız bitip öğrenciliğimize geri döndüğümüzde bizler, derslerde anlatılan Tekstil Makinaları ile ilgili tüm kinematik çalışma mekanizma ve prensiplerini görmüş, anlamış ve biliyor seviyesinde idik.
Böyle bir fabrika stajının, Tekstil ile ilgili hiçbir şey bilmeyen, hiç ders görmemiş bir genç insanın belli seviyede bir şeyler bilen ve mühendislik aşamalarında yukarı doğru hızla tırmanması açısından yararı sözle anlatılamaz.

ÖZDENER GÜLERYÜZ

Arada Gökyüzüne Bakıyor musunuz?

İnsanlar varoluşlarıyla ilgili sorulara cevap aradıklarında, Tabiat, yer, gök, evren nasıl oluştu ve aralarındaki bağlar nedir? gibi soruları kafalarından geçirdiklerinde, farkında olmadan mutlaka gökyüzüne mi bakar?
Kafasından geçen bu tür sorulara cevap ararken cevapların yukarıda, olduğu olgusu DNA mızın kodlarında olabilir mi?
Hayatın anlamını insanlar gökyüzünde aramaya devam mı ediyor?
NASA Tarafından yapılan son araştırmalar DNA’nın meteorlar ve kuyrukluyıldız çarpmaları sonucunda uzaydan dünyaya geldiğini ve yaşamın oluşmasında rol oynadığını söylüyor.
Yani İnsan bir yıldız tozundan mı oluştu?
Yaşamın kendisinin yani yaşayan bir organizmanın gelmesi anlamında değilse de, yaşamın var olmasını sağlayacak yahut kolaylaştıracak bileşiklerin yeryüzüne (veya bir gezegene) sonradan gelmiş olma olasılığı var mı?
Bu öyle boş bir teori değildir.
Dünya büyüklüğünde bir gezegende, bu günkü bildiğimiz yaşamın oluşabilmesi için gerekli olan maddelerin bir çoğu (başlangıçta çok sıcak bir kütle olduğu için) bulunamaz. Veya oluşamaz. Öyleyse bu maddeler sonradan Dünyaya bir şekilde gelmiş olmalı.
Bu gün yeryüzünde var olan miktarda suyun, Dünyanın oluşum süreci içinde korunması mümkün değil.
Eğer dışardan bir su takviyesi olmamış olsaydı, suyla bağımlı bildiğimiz yaşamın oluşması mümkün olmazdı.
Yapılan araştırmalar bu günkü suyumuzun yaklaşık 3,5 Milyar yıl önceki, milyonlarca yıl süren yoğun bir göktaşı, kuyrukluyıldız yağmuru sayesinde yeryüzünde birikme imkanı bulduğunu gösteriyor.
Aynı şekilde, yaşam için gerekli olan bazı aminoasitlerin yapı taşları ve çeşitli organik moleküllerin uzayda göktaşları üzerinde, hatta yıldızlar arası boşluktaki gaz ve toz bulutlarında var olduğu uzun zamandır yapılan gözlemlerle biliniyor.
Yani yaşam için gerekli olan yapıtaşlarının bazılarının oluşumu için illaki mükemmel bir gezegen gerekmiyor.
Uzayda kozmik ışınların altında veya buzlu bir göktaşının yüzeyinde oluşabiliyorlar.
Bu yaşamsal moleküllerin bir kısmının göktaşları vasıtası ile üzerinde yaşam oluşan gezegenlere dağıldığı bir sır değil.
Panspermia hipotezine göre ilk canlı Dünya dışında yani başka gezegenlerde oluşmuştur. Daha sonra bu canlıların spor ya da tohumları göktaşları ile Dünyamıza taşınmıştır ve canlılık başlamıştır.

ARKEOASTRONOMİ
Arkeoastronomi, geçmiş kültürlerin gökyüzünü nasıl yorumladıklarını inceler. Tam da bu noktada Dünyanın en en dikkat çekici ve gizemli tapınağı Göbeklitepeye astronomik anlamlar yükleyebilir miyiz?
Tapınak, gök cisimlerinin hareketlerini ve mevsim döngülerini takip etmek için takvim planlı inşa edilmiş olabilir mi?
Aynı zamanda tapınak Güneşin gölgelerini izlemek amacıyla yapılmış bir çeşit agnomon (Gösterge, Güneş saatinde gölgesi düzlemsel bir yüzeye düşen çubuk.) olabilir mi?
Edinbourg Üniversitesinden Dr. Martin B. Sweatman ve Dimitros Tsikritsis, Göbeklitepedeki sembollerin bir anlamı olduğunu ve bunların Göbeklitepe sakinlerinin astronomik gözlemlerini yansıtmış olabileceğini düşünüyorlar.
Yaptıkları araştırmada T biçimli sütunlar üzerindeki betimlerin yaklaşık 13 bin yıl önce gerçekleşen meteor çarpması ve sonrasındaki yaklaşık MÖ 10 Bin 900 – 9 Bin 600 arasındaki soğuk dönemi, Akrep, Kaz, Ördek gibi hayvan figürlerinin zodyak takımyıldızlarını sembolize ettiğini belirtiyorlar.

EFSANELERE DE BAKALIM MI?
Efsanelerde geçen ve filmlere konu olan Nefilimlerden tutun da bir çok konuya kadar Sümer metinlerinde bahsedilen konularda eş değer nitelikler bulunmaktadır.
Dünyanın efendisi olarak, bilgeliğin, tasarımın, yaratımın, sihrin, inşaatın, sanat alanlarının tamamı Enki isimli Tanrının sorumluluğundadır.
Enki’nin, Enlil isimli bir üvey kardeşi bulunuyordu ve Anu’nun oğluydu. Bu nedenle onlara Anunakiler deniyordu.
Enki’nin görevi yeni bir insan yaratmak ve onların Tanrılara inanmalarını sağlamaktı. Hitiler, Kenanlılar, Hurrianalılar ona inanıyordu.
Sümer metinlerinde ayrıca Enlil’in yarattığı ve insanlığı yok etmek üzere tasarlanan büyük selden insanları Enki’nin kurtardığı anlatılır.
Bu efsane Nuh tufanı olarak bilinen kutsal metinlerde geçen anlatımlarla paralellik göstermekte.
Enki’nin Yunan’daki karşılığı Poseidon’dur.
Roma mitolojisinde ise Neptün.
Enki aynı zamanda tıbbın sembolü olan iki sarmal yılanla anlatılmaktadır.
Arkeologlar tarafından Enki’nin yaşadığı düşünülen bir Zigurrat bulunmuştur.
Bazı bilim insanları, Enki’nin yaşayan birisi olduğunu düşünürken,
bazıları buna sadece efsane gözüyle bakıyor.
Ancak araştırmalar neticesinde ortaya koyulan en önemli bilgilerden birisi dinlerin kökeninin Sümerlere ve Enki’ye dayandığı yönünde.

NEFİLİMLER
Nuh peygamberin zamanında kötü meleklerin yeryüzündeki kadınlarla birlikte olması sonucu meydana gelen insan üstü bir soydu.
Onlar şiddet düşkünü dev adamlardı.
İnanışa göre, Tanrı küresel bir tufanla Nefilim soyunu ve o dönemde yaşayan tüm kötü insanları yok etti.
Kutsal kitap : ”Tanrı Oğulları yeryüzündeki kızlarla ilgilenmeye başladılar, kızların güzel olduğunu gördüler. Burada bahsedilen ”Tanrı Oğulları” Tanrı’ya isyan eden ruhani varlıklardır. Onlar gökte ait oldukları mekanı terk ettiler, İnsan bedeni aldılar ve beğendikleri kızlardan kendilerine eşler aldılar.” (Yahuda 6)
Doğaya aykırı olan bu birlikteliğin sonucunda normalin dışında melez bir soy meydana geldi.
Nefilim adı verilen bu devler zorba ve acımasızdı.
Onlar yüzünden yeryüzü kötülükle doldu.
Hem Hristiyanlıkta hem de İslamda Nefilimler var kabul edilir.
Nefilimler bazı meleklerin Adem’in kızlarından başlayarak diğer dişi insanlara aşık olup ilişkiye girmesinden oluşan sonuçlardır.
Onların asıl görevi, Dünyayı ve İnsanların çoğalımlarını ve yayılımlarını izlemekti ama İnsanlarla ilişki kurdukları için Cennetten atıldılar.
Tekvin kitabının iddiasına göre, daha eski bir evrimsel safhada;

‘’Ve henüz yerde bir kır fidanı yoktu,
Ve bir kır otu henüz bitmemişti,
Ve toprağı işlemek için adam yoktu’’

Tüm Sümer metinleri, Tanrıların işlerini yaptırmak için insanı yarattıklarını iddia ederler. Açıklamayı Marduk tarafından söylenen sözler haline sokar, yaradılış destanı kararı şöyle bildirir;
‘’Aşağı, bir ilkel yaratacağım insan olacak adı.
Bir ilkel işçi yaratacağım, Tanrılara hizmet etmekle yükümlü olacak onlar rahat edebilsin diye.’’
Sümerlerin ve Akadların İnsanı adlandırdıkları terimler onun statüsünü ve amacını bizzat anlatmaktaydı.
O bir lulu (İlkel), bir lulu Amelu (İlkel İşçi), awilum (rençber) insanın, tanrıların hizmetkarı olarak yaratılması, kadim halklara hiç de garip bir fikir gibi gelmemişti.
Ahit çağlarında ilah ‘’Rab’’, ‘’Hükümdar’’, ‘’Kral’’ , ‘’Yönetici’’, ‘’Efendi’’
İdi. Genellikle ibadet diye çevrilen terim aslında avod, ‘’Çalışma’’ idi.
Kadim insan Tanrısına ibadet etmiyor çalışıyordu.
Sümerce versiyonlarda,insanı yaratma kararı Tanrılar tarafından bir mecliste alınmıştır. Önemli olan nokta şudur: Tek bir ilahın başarılarını yücelttiği söylenen Tekvin kitabı , Tanrıyı belirtmek için çoğul Elohim (Harfiyen İlahlar) kelimesini kullanır. Ve şaşırtıcı bir ifadeye yer verir.
Ve Elohim dedi:
‘’Suretimde, benzeyişimize göre insan yapalım.’’
Sümer kayıtlarında belirtildiği üzere Nefilimler Nuh tufanının olacağını önceden biliyorlardı.
Kendilerinden sonra Dünya üzerinde bir insan varlığının kalmasını istemediklerinden bu sırrı insana açıklamıyorlardı.
Enki insanlara acıyor, onların yok olmasını istemiyordu.
Kendince bir yol buldu. Bu sırrı insanların yüzüne söylemeyecek, bir perde arkasından konuşacaktı. Aralarında yakın dostluk olan Nuh’u (Utna Piştim) Tapınağa çağırarak tufan hakkındaki gizli bilgiyi bildirdi.
Tufanla insanoğlunun tümünün yok olmaması için suda yüzecek gemi yapmasını ve yapılacak geminin tarifini yaptı.
Hatta hepimizin bildiği gibi gemisine, insanlardan kimleri alacağını ve hayvan türlerinden de birer çift alması gerektiğini tufan sonrası yaşamın devamı için gerekli olduğunu öğretmiştir.
Şimdilerde, ‘’Bu Enki de çok iyi yapmış İnsanlığı kurtarmış.’’ diyebiliyorsanız ve hala arada gökyüzüne bakıyorsanız, bakarken içinizden şöyle demek gelebilir belki;
Allah iyiliğini versin Enki!

ÖZDENER GÜLERYÜZ

Üfleyin De Karahindibaya Faydanız Olsun.

Karahindiba, mucizesini mutlaka derinlemesine öğrenip anlamalısınız. Aklı ve Şuuru olmadan rüzgarı kullanan tohumlarını belki de binlerce km öteye savurabilen ve sizden bu anlamda bir itici güç isteyen ve tohumlarının herbirine bir paraşüt takmış, dünyayı bilmez Cichorium İntybus.
Yaprakları yeşil, çiçekleri Sarı olan ve 250 den fazla çeşidi olan bu bitkinin adına neden karahindiba denmiştir anlaşılmaz.
Zamanı geldiğinde sarı çiçeğin herbir yaprağı içe doğru kapanır ve kapalı kutusunda değişimi durmaz, orada tohuma dönüşür, tekrar açılma vakti geldiğinde narin bir dal ve en tepede tül halinde üflenmeye hazır, akla üflemeyi getiren küresel şekli ile sizden bir yardım ister. Tüy tanesi olan tohumları yaşamı arttırmak için dünya üzerinde iz bırakmak için hazır, bir dış etki beklerler. Rüzgarın ve yanından geçen hayvanların dokunuşları ve insanların üfleyişi ile bu tüyler uçuşurlar işte Karahindiba mucizesi buradan başlar.
Bunun farkına varamaz inceliğini anlayamazsanız yerde gördüğünüz yaprakları girintili olan o yeşil otu toplar eve götürür bir güzel salata yapıp yiyebilirsiniz de. Ege’nin meşhur Radikasından başka bir şey değildir ve o şekliyle de size çok ama çok faydalıdır inanın bana.

DÜNYAYA BİR İZ BIRAKABİLMEK
Aeguorea Victoria, (Hidro medusa) ömrü en kısa olan bir kristal deniz anası türü. Kısa ömründe yapabildiği başlıca şey çok kuvvetli ve etkili mavimsi bir ışık yaymaktır. Yaymak mı dedim hayır, saçmak daha doğru. Bir buçuk saat kadar oldukça etkili ışıklar saçan bu denizanası, kalsiyumla aktifleşen protein ve ışık yansıtan protein bakımından ilk keşfedilen su organizmasıdır. Mercan ya da anemonların akrabası kalp, beyin, göz, kemik ve pulları yoktur. Ama kuvvetli bir sinir sistemleri vardır.
Işığa ve kokuya duyarlı olup, 650 milyon yıldır 2000 den fazla tür ve tahminen 300.000 den fazla keşfedilmemiş tür ile deniz anaları
Dünyaya nasıl bir iz bırakmanın peşindeler?

AMAN TANRIM! BİR DE KARBON AYAK İZİ VAR
Karbon Ayak izi meselesi sadece insana ait bir iz. Küresel ısınmaya sebep olan sera gazlarının hepsi birden karbon ayak izini oluşturuyor. Bu gazlar da insanlığın doğal, bireysel ve toplumsal ihtiyaçlarını karşılamak için yapılan tüm aktiviteler sebebi ile ortaya çıkıyor. Günümüzde karbon salımı için en büyük etken sanayi olarak biliniyor. Özellikle de plastiğin üretilmesi ve işlenmesi, en fazla karbon salınımına sebep olan etkenlerden.
Atıkların geri dönüşmemesi ve dünyaya kullandığımız kaynaklarını telafi etme şansını vermemiş olmamız da çok büyük bir çevre tahribatına sebep oluyor. Bunun etkilerinin sebebi büyük çaplı olurken aynı zamanda bir ürünü satın almak veya bir yaşam tarzını benimseyerek bireysel olarak da dünyaya zarar veriyoruz biz insanlar.
Bir insan olarak küresel ısınmaya engel olmak ve de Karbon ayak izimizi aza indirmek için tatile uçakla gitmemekten tutun, fosil yakıt kullanmamaya, çöp üretmemekten tutun, parfüm kullanmamaya kadar bir dizi önlem sayılıyor günümüzde.
Kısaca Dünyada Karbon ayak izinizi bıraktığınızda yukarıda sözünü ettiğim ”İz” ile aynı şey değil. Yukarıda söz ettiğim şey içinizde var olan genomların ve genetik yönergelerin tümünü doğru biçimde önce içinizde korumak sonra da siz Dünyadan göçtüğünüzde ardınızda sizin devamınız olacak, siz olacak herşeyin devamı için sonuna kadar mücadele etmek olarak tanımlanabilir.
Bu çerçevenin dışında kalan her şey ‘’iz’’ den çok ‘’is’’ olabilir..
SANATLA MI BAŞLASAK İZ BIRAKMAYA
Sanat, bir duygu, bir tasarı, güzellik anlatımında kullanılan yöntemlerin tamamı veya bu anlatım sonucunda ortaya çıkan üstün yaratıcılıktır. Sanat genel anlamıyla hayal gücü ve düşüncenin yaratıcılığıdır. Her toplum kendine özgü bir sanat yapıtı oluşturmaktadır.
Sanat hep aynı şekilde sürüp giden yaşamı farklı şekilde anlatma eylemidir. İnsanların doğa ve hayat karşısında duygu, düşünce ve isteklerini çizgi, renk ve ses söz gibi araçlarla anlatmasıdır.
Daha ‘’Neanderthal’’ çağından beri insanlar çizgiler ve oymalarla ancak dış çizgileriyle nesnelerin benzerlerini yapmayı denediler ama bu işin üstesinden gelmek için beyinleri daha az gelişmişti. El becerileri de gelişmemişti. Kabataslak aletlerle oldukça güç bir işti.
Hayvanların silüetlerini yontarak ve boyayarak benzerliklere ulaşmaya çalışıyorlardı.
Mağara duvarlarına yaşamlarındaki bütün oluntuyu anlatan kompozisyonlar çizmeye başladılar.
Yaban hayvanları, av sahnelerini belleklerinde kalan herşeyi çok gerçekçi biçimde betimlediler.
İnsanlar Dünyaya iz bırakıyordu.
Güney Fransada bulunan tarih öncesi Paleolitik (yontma taş devri) mağarasının sanılandan on bin sene önceye tarihlendiği sanılıyor.
Mağaradaki kırmızı ve siyah boyalar üzerinde yapılan radyo karbon çalışmaları Amerika merkezli ulusal bilimler akademisi dergisinde yayınlandı.
Rapora göre çizimler otuz bin yıl öncesine tarihleniyor.
Ardeche bölgesinde bulunan Chauvet Pont d’are Dünya çapında bilinen en erken insanlar tarafından süslenen mağara olmasıyla ünlendi.
İlk olarak 1994 de keşfedilen Unesco Dünya Mirası listesindeki mağaranın duvarlarında el baskıları ve mağara ayısı, tüylü Mamut ve birkaç farklı çeşit büyük kediler olmak üzere on dört farklı tür hayvan çizimleri bulunuyor.

SANAT ZEHİRLENMESİ, ‘’FLORANSA SENDROMU’’ İLE YÜCELMEK Mİ YOKSA ‘’MENİER SENDROMU ’’ İLE İDARE ETMEK Mİ?
Floransa’nın ve İtalya’nın en ünlü müzelerinden Uffizi Galerisini gezen bir kişinin kalbi Sandro Botticelli’nin ‘’Venüs’ün Doğuşu’’ tablosuna bakarken durdu.
İsmi açıklanmayan erkek, Botticelli’nin 15 Yüzyıl sonlarında yaptığı ve İtalyan Rönesansı’nın başyapıtlarından kabul edilen tablonun önünde yere yığıldı.
Müzedeki defibrilatör (Elektroşok cihazı) ile adamın duran kalbi yeniden çalıştırıldı.
Caravaggio’nun eseri ‘’Medusa’’ önünde bayılan oldu.
Venüs’e bakarken fenalaşan adamın ‘’Stendhall Sendromu’’ndan muzdarip olduğu iddia edilirken Uffizi Galerisi Müdürü Elke Schmidt ‘’Tıbbi teşhis yapmak benim alanım değil, Fakat son yıllarda galerimizdeki önemli eserlerin önünde çok sayıda fenalaşma vakası yaşandı.’’ Dedi.
İtalyan Psikitatr Graziella Magherini, bu sendroma ‘’Stendhall’’ adını veriyor. 1989 da yazdığı kitabında Floransada 10 yıl içerisinde 100’ün üzerinde vaka yaşandığını belirtiyor.
Magherini 2008 de yaptığı bir söyleşide de bunu şöyle açıklıyor;
‘’Stendhall Sendromu çoğunlukla Floransa’da yaşanıyor. Çünkü Dünyada Rönesans Sanat Eserleri’nin en yoğun olduğu yer burası.
İnsanlar kısa sürede yüzlerce başyapıtla karşılaşıyor. Rönesans sanatı herkese hitap ediyor, fazla bilgiye sahip olmayanlara bile.
Oysa Modern kavramsal sanatta durum farklı, bunlardaki mesajı anlaya bilen insan sayısı çok daha az.’’

PEKİ BİZ HANGİ SENDROMU YAŞIYORUZ?
Biz de bazen fenalaşıyoruz tablolar karşısında, Bizdeki tablolarda oldukça ünlü. Ancak bizim fenalaşmamız, Stendhall Sendromundan hallice, sanki biraz Menier Sendromu gibi Vertigo boyutuna ulaşmadan alt düzeyde baş dönmesi ve mide bulantısı, ağzımızın açık kalması, bize Ankara’nın bağlarını oynatacak kadar akıl tutulması boyutunda.
Ankara Resim ve Heykel Müzesi Müdürü, Müzede bulunan ünlü ressamların eserlerinin çerçevelerini, Müzenin çaycısına boyattığı anlaşıldığından Bin 966 Lira Para cezasına çarptırılıyor.
Müzenin çay ocağındaki görevliye restoratör olmamasına karşın, müzedeki 25 tablonun çerçevelerini boyatarak 7 Milyon 239 Bin 500 TL
Kamu zararı oluşturduğundan açılan davada, Ankara 8. Asliye Hukuk Mahkemesi bedelin Müdürden tahsilini talep ediyor.
Diyarbakırlı Tahsin’in ‘’Sultan Ahmet Çeşmesi’’, ‘’Tophanede Cumhuriyet Vapuru’’ eserlerinde %10
Mahmut Celayir’in ‘’Müdahale’’, Şevket Dağ’ın ‘’Valide Han’’, Bahriyeli İsmail Hakkı’nın ‘’Denizde Fırtına’’ Eserlerinde %5
Fausto Zonaro’nun ‘’Genç Kız Portresi’’ eserinde %10 Oranında değer kaybı tespit edildi.
Verilen ceza 7 milyon kamu zararına karşın yaklaşık 2 bin Lira.
Bence bu da bir iz bırakma yöntemi, ancak ne yaptığını, ‘’İz’’ mi, ‘’İs’’ mi,
Yoksa kelimenin tam anlamıyla ‘’Sis’’ li bir ortam mı bıraktığının bilincinde olmadan.

ÖZDENER GÜLERYÜZ

90+2 De Düşünsel Şimdi, Ninoçka Da Svetlana Boym

Neden sevdim, nasıl çekti beni içine, güzel düzgün cümleleri miydi, Paris’i anlatışı mı? her satırında farklı bir duyguya çekildiğim, daha derine gitmek istediğim, uzağından kokladığım, o yılbaşı sürecinde yüzüme sulu karını yediğim, insanını sevdiğim, yüzümde, ağız çevremde soğuktan uçukların belirdiği Paris soğuğu mu?
Hiç inkar edemem,otelden ayrılıp, iki saat süreyle yol gidip ayrıca da uzun yürüyüş mesafesiyle giriş yapabildiğimiz, tahminlerinizden çok daha fazla bir alanı kapsayan, hayatınızda okuduğunuz ve okuyabileceğiniz çok farklı çizgi kahramanların capcanlı karşınızda oluşuyla sizi karlar arasında masallar ülkesinde gezintiye çıkaran Disneyland’ı..
Ayrıca Paris sokaklarını ve caddelerini.
Ayrıca Eyfel kulesini.
Kule yakınlarındaki Kafede elleriniz donmuş vaziyette oturup kahve yudumlarken Kafenin duvarında Kule’nin yapım aşamasındaki resimleri, yarım Eyfel kulesinin, sonlanmaya yakın olan kulenin resimlerinden etkilenişinizi..
Meraklanıp nasıl yapıldığını incelediğinizde karşınıza çok ilginç durumlar çıkıyor.
Mimarı Alexandre Gustave Eiffel, Yapıyı ikonik bir yapı olarak tasarlıyor, Fransız devriminin 60. yıl kutlamaları çerçevesinde yapımına başlanıyor, 324m yüksekliğinde şehrin her yanından görülebilen, 10.1 ton ağırlığında 200 000 m2 alana yayılan,
Her yedi yılda bir 60 ton boya ile boyanmak istendiğinde 3 milyon Euro maliyeti olan bir yapı.
Dünyanın dört bir yanından ziyaretçi çeken ve Fransa turizmine katkısı yüksek olan bir yer.
Yapımı bittiğinde halk ve diğer sanatçılar tarafından beğenilmemiş, eleştirilmiş yıkılma kararı alınmış, sonunda telgraf anteni olarak kalmasına karar verilmiş.
Eiffel hergün kuleye gider orada zaman geçirirmiş.
”Neden her gün buradasın” diye soranlara; ”Onu görmediğim tek yer burası” diye cevap verirmiş, buradan sanki kendi eserinden nefret eden bir mimar olduğunu çıkarıyoruz.
Elimdeki kitap Svetlana Boym’un Ninoçka isimli kitabı, konuya Boym’un cümleleriyle girmiştim.
Yazdığına göre, şimdi var mı bilmiyorum, kulenin hemen dibinde bir atlıkarınca varmış, Eyfel kulesinin müşterileri önce yukarı çıkarlar, sonra atlıkarıncaya binip, dondurma alırlarmış.
Yüzyirminci sayfadan giriş yaptım kitaba.
Ninoçka, cinayete kurban gitmiş Rus göçmeni kadın.
1980’lerde Rusyadan ABD’ye göç eden ve şimdi New York’ta tarih yüksek lisansı yapmakta olan Tanya, Nina Belskaya’nın adına bir dip notta ratstlıyor ve cinayeti merak ediyor.
Bir dedektif gibi Paris’e giderek olayı soruşturmaya başladığında işlerin sandığından daha da çetrefil olduğunu görüyor.
Nina’nın öldürülmesi ile baş rolünü Greta Garbo’nun oynadığı 1939 yapımı Ninoçka filmi arasındaki bağları araştırıyor.
Svetlana Boym bunları anlatırken derin derin size Paris’i koklatıyor, hissetiriyor.
Arada bir kitaptan kopmanın da bir sakıncası olmasa gerek,
Yılbaşı sürecinde Önceden ücretini ödediğimiz Moulen Rouge gösterisini doyumsuzca izliyoruz.
Bana öyle geliyor ki, ne kadar soğuk olursa olsun, o gösteride rol alan sanatçılara saygı adına, emek adına bu gösteri seyredilir. Sanırım herkes benim gibi düşünüyor.
Müthiş bir kalabalık, soğuk dinleyen yok. Oraya gelen her kes çok sakin.

NASIL YAŞAYALIM?
‘’Vazgeçebilmek’’ kitabında Guy Finley, Akılsal Nasıl ve Düşünsel Şimdi deyimlerinden bahseder, kalıcı mutluluk ile sizin aranızda duran hiçbir şeyin olmadığını, nasıl diye sormamak gerektiğini, izin verirseniz şimdinin size yol göstereceğini, Düşünsel Şimdinin akla hayale sığmayacak bir eylem olduğunu, kendiniz dışındaki yeni dünyaya varmanız eskisinden çıkmış olduğunuz anlamına geleceğini, kendinizden kaçmanın elzem olduğunu, bunu ne kadar iyi anlarsanız o kadar özgür olacağınızı, kendiniz dışına götürülmekte ne kadar istekli iseniz, o kadar hızlı bir şekilde oraya varacağınızı, Akılsal nasıl ile Düşünsel şimdi arasındaki mesafeyi kısaltmak için her an çalışarak ruhsal yolculuğunuza günlük hoşluklar eklemeniz gerektiğini,
Kendi dışınıza çıkmak için kimsenin yardımı olamayacağını, ancak herkese bunu yapmanız gerektiğini göstermek gerektiğini,
Gerçek başarının sizin neye ulaşmayı amaçladığınızla değil, sessizce anlayabildiğinizle ölçüleceğinden söz eder.
Kısaca ‘’Düşünsel Şimdi’’ ile kendinizden kaçmak kaçınılmazdır.
‘’Akısal Nasıl ‘’da kalırsanız eziyet eden sorulara cevap aramakla zaman harcarsınız.
Anlayacağınız uzun lafın kısası ‘’an’’ da kalın ve ‘’an’ ı yaşayın diye anlayabileceğiniz bir anlatım.
Geçmişle bağınızı bir an önce koparın şimdiyi yaşayın yani.

90+2 de GOL YEMEK NASIL BİR ŞEY?
Türk Futbolu’nun yüz yıllık futbol takımı, liglerde üç kez şampiyon olmuş, her zaman üst sıralarda görmeye alışık olduğumuz, futbol ligi’nin, rakipleri tarafından ‘’iyi ki varsın’’ noktasındaki ezeli rakibi olan, büyük bir sivil toplum örgütü denilebilecek topluluk, başkan değişimi ile yapılan reformlara uyum sağlayamadan ne olduğunu anlayamadan, hızla küme düşme hattına gelirse,
Alt yapısına bakıldığında, Avrupa çapında yapılanma, dokuz branşta mücadele, geçmişinde büyük başarılar olan Türkiye’nin göz bebeği futbol takımı, öncelikle yerli hocalara direnip sonrasında çaresiz daha önce görev yapmış, şampiyonluk yaşatmış bir hoca ile anlaşma sağlayıp hocayı göreve getirdiğinde taraftarın beklentisi ilk maçta galibiyettir değil mi? Evet öyle.
Gece son baktığımda takım galip iken, o duygularla sakince yatağıma gidiyorum. Bana göre yeni hoca ilk maçını kazandı ve arkası da gelecek.
Sabah uyandığımda ise işte bu Türkiye’nin göz bebeği futbol takımının son dakikada elinden geleni yapmış milyon euro değerindeki futbolcuları ile süperlige bu yıl çıkmış yerli hoca yönetimindeki ve çok eminim ki galibiyet yemini etmiş Anadolu takımından, mutlu ve huzurlu 90+2 de gol yeyip berabere kalmış olduğunu çok derin bir hüzünle akşam ve ertesi günün farklı skorları ile içime gömmüş bulunuyorum.
Bu yazıyı yazarken tüm kanallarda Takımın başkanı ve yeni hocası yaptıkları açıklamalarda, ikinci yarının lider takımı olacaklarına söz veriyorlardı.
Bize de inanmaktan başka çare kalmıyordu.
Belki de hayat tam da işte böyle bir şeydi.

ÖZDENER GÜLERYÜZ

Hayat Bir Anlatı mı Yoksa Deneysel Bir Süreç mi?

Elinizdeki telefon sizi git gide daha iyi tanımayı umuyor, yapacağınız şey çok kolay, onunla daha çok zaman geçirmek.
Algoritmalar sizi şu an izliyor.
Nereye gittiniz, ne aldınız, kaç adım attınız, kiminle buluştunuz? bunları biliyor ve izliyorlar.
Yakında ise, aldığınız her nefesi, kalbinizin her atışını da takip edecekler.
Ve bu algoritmalar, sizi sizden daha iyi bilir bir hale gelince sizi kontrol edip yönlendirebilecekler. Bu konuda yapa bileceğiniz bir şey de bulunmayacak.
İşin komik tarafı, şimdilerde sosyal medyaya çok da hevesli, evlerinde ya da dış mekanlarda, eğlence yerlerinde, spor karşılaşmalarında, çorbacılarda, kokoreççilerde zaman tanımadan yirmidört saat kendi suretlerini, yanındaki, çoluk çocuk ve akrabalarını durmadan paylaşan kendi hesaplarındaki akışın debisini arttırma gayreti içinde olan hesapsızca işin sonu nereye varacak diye düşünmeyen yaşı belli bir seviyedeki jenerasyonumuz ve dahi gençlerimiz elbette, ”Dharma” sının farkında değil.
Facebook daki dahil olduğumuz gruba hiç farkında olmadan sadece küçük parmağımızın altına denk geldiğinden, ‘’arkadaş ekle’’ kısmından, Facebook’un oyununa gelip, başka bir arkadaşımızı eklediğimizin farkında değiliz ve itiraz ediyoruz ”ben eklemedim.” diye.
Ama Facebook hazretleri öyle demiyor..
Dahil olduğumuz, otuz Whattsapp grubundan sürekli paylaşım yapıldığından telefonumuz devamlı bildirim yapmakta ve zırlamakta.
Bize iletilmiş, çok beğendiğimiz kedi videosunu mutlaka en az elli arkadaşımıza göndermeden içimiz soğumamakta.
Özellikle de tüylerimizi diken diken eden inancımıza ait, yazı, resim ve videoları göndermeden içimiz rahat değil.
Benim, bana göre sanatsal fotoğraf çekimlerim olan, İnstagram paylaşımlarım beş beğeni aldığında sevinip, on, on ki adete çıktığında çok mutlu oluyorum da; Barselonalı Lenonel Messi’nin kıytırık bir paylaşımı, ‘’Bir milyon altı yüz bin iki yüz elli’’ beğeni aldığında onun ruh hali ne hal almaktadır bilmiyorum.
Bu da onun Dharması.
Reklam amaçlı, her alış verişimizde bizden istenen numaramızı isteyerek verip, ardından durmadan iletilen kampanya bildirileri ile şenlenmekte.
”Hayırlı Bayramlar” resimli kutlaması, Uzun dualarla, yarım A4 uzunluğundaki ”hayırlı Kandiller” Kandil kutlaması ile medya taçlanmakta.
Bunlarla baktığınızda, sosyal medyayı biz kontrol ediyormuşuz gibi gelebilir. Değil ama.
Sadece meraktan soruyorum size Facebookda kaç arkadaşınız var?
Sosyologlara göre yüzelli den fazla olan arkadaşları kontrol etme olanağımız bir insan olarak ne kadar kapsamlı, deneyimli olursak olalım imkansız..
Geriye ne kalıyor?
Yukarıda yazdığım cümle hala geçerli. Algoritmalar daha iyi bir hale gelince sizi sizden daha iyi kontrol edip yönlendirecekler.. Yani yem olan biziz.
Yakın bir gelecekte Truman Show’da yaşayacağız. ya da Matriste. Sonuçta basit bir Ampirik (deneysel) mesele bu.
Algoritmalar içinizde neler döndüğünü sizden iyi bilirse otorite onlara geçer.
BEN KİMİM? BU HAYATTA NE YAPMALIYIM?
Ben kimim? bu hayatta ne yapmalıyım? hayatın anlamı ne? insanlar ezelden beri bu soruları soruyorlar. Her neslin yeni cevaplara ihtiyacı var. Neyi bilip bilmediğimiz, durmadan değişiyor. Bilim, Tanrı, Siyaset, Din hakkında bildiklerimizi ve bilmediklerimizi dikkate aldığımızda, günümüzde verebileceğimiz en iyi cevaplar nelerdir? İnsanlar hayatın anlamını sorguladıklarında hemen her zaman bir hikaye duymayı beklerler.
Homosapiens, hikaye anlatan, sayılar ve grafiklerden ziyade hikayeler üzerinden düşünen evrenin kendisinin de iyi ve kötü karekterlerle, Çatışma ve çözümlerle, doruk noktaları ve mutlu sonlarla dolu bir hikaye gibi istediğine inanan bir tür.
Hayatın anlamını Çözmek, kendimize özgü işlevi anlamak iyi bir hayat yaşamak da bu işlevi gerçekleştirmek demek.

DÜNYA’NIN EN ESKİ BİLİMKURGU DESTANI: MAHABBARATA
Sözcük sayısı ”Mesnevi” den çok ötede olan, Hint Ulusal Destanı Mahabbarata, aslında bir şiir külliyatıdır ve tek bir kişi tarafından yazılmamıştır. ”Stanza” denen yüzbin kıtadan oluşur. İncil’in On altı misli, Ansiklopedia Brittania’nın tamamı kadardır. Hintlilere göre Mahabbarata da olmayan hiç bir şey, hiç bir yerde yoktur.
Bir bölümü, 1785 de Londra da Caharles Wilkins çevirisi ile yayınlanan ”Bhavagad Gita” dır.
Günümüzdeki en ilginç ve inanılmaz Mahabbarata olayı; Jean Claude Carriere, Marie H. Estienne, Peter Brook ve arkadaşlarının on altı yıl çabaladıktan sonra 1985 de ilk kez Avignon’da sahneye koydukları ”Mahabbarata” adlı oyundur.
Oyun, dokuz saat sürüyor, bazen üç gecede bazen de bütün gün ve bütün bir gecede bitiriliyor.
on altı ulusa mensup yirmi beş oyuncu sahneye çıkıyor, aynı ekip, yorulmaksızın çalışarak inanılmaz bir performans sonucunda oyunu, bir film ve tv dizisi haline getirmeyi başardı.
Ama biz bunları Türkiyede göremedik. Aklı evvel film ithalatçılarımız, tv yöneticilerimiz hayatlarında duymadıkları evrensel bir kültürü elbette ki algılayamadılar. Düzeyleri ”Yalan Rüzgarı” ve ”Şaban” ile belirli çünkü..
Sanskritçe’ de ”Maha” büyük ve her şeyin toplamı anlamına gelen ”Bharata” komünyel bir isimdir. Veya bir bilgeliğin tanımıdır.
Daha öte metafizik yorumlarda sözcüğün ‘’insani’’ anlamında olduğu da söylenir.
Bu bağlamda ‘’insanlığın öyküsü’’ yazılmıştır. Destanda anlatılan dev savaş öncelikle klanlar arası çatışma gibi görünse de aslında tüm gezegenin egemenliği yolunda bir kavgadır ama sonunda öyle bir savaş başlar ki, tüm evren yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalır.
Savaşta kullanılan silahlar hem Dünyasal ( ok, balta, kılıç, mızrak) hem de Tanrısaldır. (Işınlar, atomik silahlar, uçan araçlar)
Bir bakışa göre Mahabbarata en eski bilimkurgu örneğidir. Ve zeki canlılar arasındaki bir anlaşmazlığı, bir savaşı ve günümüz teknolojisinin çok ötesinde silahların kullanıldığını anlatır.
Örneğin bir bölümde içinde destanın kahramanlarından Krisnha’nın da bulunduğu Vrisnhi ler, Salva adlı lideri bir güçle kuşatırlar.
Bunun üzerine zalim Salva her yere gidebildiği Saubha adlı arabasına binerek yükselir ve sayısız cesur Vrishni genciyle beraber tüm bir kenti harabeye çevirir.
Pradyumma adlı kahraman özel bir silah kullanır. Bu silah en yüksekteki tanrıları bile durdurmaktadır.
Krisnha hedefi hiç şaşrımayan akıllı bombalar kullanır.
Güneşe benzer parlaklığı olan okların sesiyle Salva’nın askerleri acı çığlıklar atarak yerlere düşerler.
Özel ateş silahı, güneş şeklinde halesi olan bir disk şeklindedir ve disk Saubha’yı ikiye böler.
Gurkha’nın silahının sesini duyanlar da ölürler.
Bütün bunlar sanki nükleer bir patlamanın yanısıra radyoaktif bir çöküntünün bire bir tarifi gibidir.
Ölmeyenlerin saçları ve tırnakları dökülür, Çanaklar, çömlekler kendi kendilerine kırılırlar, yiyecekler zehirlenir.
Kaçmaya çalışan savaşçılar ve eşyaları külle yıkanır.

TANRI KRİSNHA’DAN, PRENS ARJUNA’YA YÜCE BİR ÖĞRETİ.
İşte tam böyle korkunç bir savaşın içinde büyük savaşçı Arjuna kafasındaki kuşkularla cebelleşirken, karşı orduda kendi arkadaşlarını ve akrabalarını görünce savaşa devam edip onları öldürmeye tereddüt eder. İyi ve kötü nedir? Bunları kim belirlemiştir? İnsan hayatının amacı nedir? diye sorgular.
Bunun üzerine Krisnha, Arjuna’ya büyük kozmik döngüde her varlığın kendine has bir dharması, İzlemesi gerken bir yolu ve yerine getirmesi gereken görevleri olduğunu açıklar.
Dharmanızı gerçekleştirirseniz, yol ne kadar zorlayıcı olursa olsun, iç huzurunuza kavuşur, kuşkularınızdan kurtulursunuz.
Daharmanızın peşinden gitmeyi reddeder, başka birinin yolunu benimsemeye çalışırsanız ya da hiçbir yolda ilerlemeden dolanıp durursanız, kozmik dengeyi bozarsınız ne huzur bulursunuz ne de neş’e.
Arjuna bir savaşçı olarak kendi Dharma’sını izlemeye koyulur. Ve Arkadaşlarını ve akrabalarını öldürür.
Ordusuna zafer kazandırır ve Hindu dünyasının en çok sevilip sayılan kahramanlarından biri olur.
O halde insan kendisiyle, maddenin hakimiyeti ile savaşa hep devam etmelidir. İkisi de doğrudur. Yani Mahabbarata hem çok uzak geçmişte kaybolmuş bir uygarlığı ve belki de yaşanmış en büyük savaşı anlatmakta hem de dev bir ruhsal öğretiyi içermektedir.
Bu öğreti Senart’ın tanımıyla Rabb’ın Ezgisidir.

ÖZDENER GÜLERYÜZ.